TKP – İŞÇİNİN SESİ ÇATIŞMASI

TKP – İŞÇİNİN SESİ ÇATIŞMASI

İGD: “Çürükoğlu’nun İşçinin Sesi çetesi Mithat Sahillioğlu’nu katletti”

Merkezi Doğu Berlin’de bulunan TKP’nin1978 yılında bölünmesiyle ortaya çıkan Londra ve Berlin kanatları arasındaki çatışmalar Türkiye’ye de yansıdı. TKP ve İşçinin Sesi grubu, taraftarlarına yönelik yoğun bir ideolojik karşılıklı kampanya sürdürdüler. Her iki grup arasında devam eden ideolojik mücadele zamanla silahlı mücadeleye dönüştü. İlk çatışma TKP mensuplarının yoğun bulunduğu Samandağ’da gerçekleşti. R. Yürükoğlu’nun liderliğindeki İşçinin Sesi grubu merkez TKP’ye bağlı İGD mensuplarının bulunduğu kahveyi otomatik silahlarla tarayarak, Mithat Sahillioğlu adlı İGD militanını öldürmüş, bazı İGD mensuplarını da yaralamışlardı. Olayla ilgili olarak İGD yanlısı Gençlik Dünyası’nın Ağustos 1980 tarihli 6. sayısında “İşçinin Sesi grupçuluğunun karanlık çevrelere işbirliği Samandağ’da açığa çıktı” haberin altında şu yorum yapılmaktadır:

“İşçinin Sesi” adlı bozguncu, likidatör, “sol” oportünist grupçuğu işçi sınıfının öncü politik gücüne, ilerici gençliğe karşı saldırıda kimlerle işbirliği yaptığı, bu saldırıları nerelere kadar götürdüğü her gün daha açık biçimde görülüyor. Samandağ’da 8 Temmuz günü, herkes tarafından karanlık biri olarak tanınan Sadık Aslan ve oğlu Orhan Aslan yönlendiriciliğinde iki “Çürükoğlu” militanı bir kahveyi otomatik silahlarla taradı. Mithat Sahilli adlı ilerici genç öldü. 2’si ağır, 4 kişi yaralandı.

Geçtiğimiz aylarda da Mersin’de İLD üyesi bir genci pusu kurarak katleden “Çürükoğlu” takımının geçirdiği evrimin somut bir örneğidir bu saldırı. Oportünizmin bu evriminde nerelerde, kimlerle kucaklaştığı görülmektedir. En karanlık çevrelerle el ele vererek ilerici gençliğe saldırılar düzenleyen “İşçinin Sesi” grupçuğunun polis ve gizli çevreler tarafından nasıl desteklendiği İGD yöneticileri Birinci Şube’de işkence altındayken bir kez daha belgelendi. Serbest bırakıldıktan sonra kendileriyle görüşen “Gençlik Dünyası” muhabirine, örgütsel birliğe yönelik saldırılarda polisin özellikle “sol” oportünist akımlardan yararlandığını, bu grupların iddialarına bir şey katma gereksinimi bile duymadığını söyleyen İGD yöneticileri polisin ayrıca kendilerine “siz komünist bir örgütsünüz, demokratik değilsiniz” türünden suçlamaları “İşçinin Sesi” adlı paçavradan yararlanarak yönettiğini vurguluyorlardı.

“İşçinin Sesi” adlı paçavranın, Türkiye işçi sınıfının öncü politik gücüne karşı saldırıya geçmesiyle kimlerin elinde malzeme olduğu, nasıl kullanıldığı ortadadır. “Çürükoğlu” takımının “Leninciliği” işte budur. “Güçlendirilmesi” için gerici faşist güçlerin, Maocuların, Kürt milliyetçilerinin, polisin, gizli servislerin nasıl çalıştığı, uğursuz desteklerini esirgemedikleri görülüyor.

Türkiye işçi sınıfının öncü politik gücü, örgütsel alanda tümüyle yenik düşmekle birlikte bu “sol” oportünist grupla, ideolojik savaşımın sürdüğünü ve süreceğini belirtiyor. Bu grubun ideolojik olarak ezilmesi görevini önümüze koyuyor. Şu veya bu nedenle bu grubun etkisinde kalanların yanlışlarından arındırılması ve onlara doğru yolun gösterilmesi, yanlışlarını görenlerin kazanılması devrimci bir görevdir. Yapılması gereken esas olarak budur.

 

TKP yanlısı Gündem: İşçinin Sesi İzmir’de bir Tekel işçisi Halil Babadağ’ı öldürdü

Merkezi TKP ile R. Yürükoğlu önderliğindeki İşçinin Sesi grubu arasındaki kavgalar ve tartışmalar her iki grubun yurt içindeki taraftarlarını da derinden etkileyecekti. Yurtdışından idare edilen iki grup da TKP taraftarlarını yanlarına çekmek için birbirleriyle kıran kırana mücadeleye giriştiler. Özellikle sendikal alandaki rekabet yeni bir cinayeti de beraberinde getirecekti. Maden–İş sendikasını ele geçirmek isteyen iki grup taraftarları 17 Ağustos 1980 günü İzmir’de yapılan Maden–İş 3. Bölge Genel Kurulu’nda birbirlerine girdiler. Çıkan çatışmada Tekel işçisi Halil Babadağ İşçinin Sesi taraftarlarınca kurşunlanarak öldürüldü. Olayla ilgili TKP yanlısı “Gündem” gazetesi 28 Ağustos 1980 tarihli 1. sayısında İşçinin Sesi Grubunu suçlayarak şunları yazıyordu:

“İşçinin Sesi” grupçuğundan 40 kişilik bir grup, 17 Ağustos günü İzmir’de yapılan Maden–İş 3. Bölge Genel Kurulu’na saldırarak Tekel işçisi Halil Babadağ’lıyı beyninden vurarak öldürdü, Vedat Akalın’ı da yaraladı. Aralarında Ankara ve Salihli’den gelenlerin de yer aldığı “İşçinin Sesi” grupçuğunun saldırısı Genel Kurul öncesinde temsilcilik binası önünde toplanmış olan işçilere ateş açmasıyla başladı. Bu saldırıyı işçiler püskürttüler, saldırganlar kaçtı. Daha sonra, Genel Kurul’un sonuna doğru tekrar saldırıya geçtiler. Halil Babadağlı ve Vedat Akalın bu saldırıda vuruldular.

Bilindiği gibi, “İşçinin Sesi”, bundan önce de Samandağ’da ilericilere karşı silahlı saldırıda bulunmuş, Mersin’de de İLD üyesi bir genci öldürmüştü.

İşçi sınıfı adına, devrimcilik adına işçi sınıfının örgütlü gücüne karşı konum alan bu grupçuk, şimdi faşistlerle birlikte, Kemal Türkler’i öldürenlerle birlikte işçi sınıfına karşı silahlı saldırılar düzenleme noktasına gelmiştir. O, MESS ve TÜSİAD patronlarının, Demirellerin, Türkeşlerin, Maocuların safındaki yerini almıştır.

 

Yine Gündem’in 12 Eylül 1980 tarihli 2. sayısında İşçinin Sesi grubuyla ilgili şu haber yayınlanmıştır:

17 Ağustos günü İzmir’de Maden–İş 3. Bölge Genel Kurulu’na saldırarak Halil Babadağlı’yı öldüren ve Vedat Akalın’ı yaralayan “İşçinin Sesi” adlı provokasyon yuvası, izleyen günlerde İzmir’de Temel Dağıtım şubesinin bulunduğu binaya saldırarak bir İGD üyesini daha yaraladı.

“İşçinin Sesi” adlı grupçuk kaçınılmaz yolda dört nala ilerliyor. Burjuvazinin elinde tam anlamıyla bir maşa haline geldi. Son zamanlarda bu gruptan tutuklamalar oldu. Arkasından polis birçok ilericiyi onların verdiği ifadeler üzerine gözaltına aldı. Nasıl “sıkı devrimci” (!) olduklarını kanıtlıyorlar.

“İşçinin Sesi” burjuvazi için bulunmaz bir maden. Düşman şimdi de başka biçimlerde onları kullanmaya hazırlanıyor. İşçi sınıfına, onun öncüsüne düşmanlık konumlarındaki her “sol” fraksiyonun başına gelen, kaçınılmaz biçimde onların da başına geliyor.

Bu grupçuk, “ideolojik savaşım” maskesi altında büyük savlarla ortaya atıldı. Bu yolla etkinlik sağlamaya çalıştı.

Şimdi “İşçinin Sesi” grupçuğu, gelişmesinin son aşamasına vardı. Üçbeş kişilik tabanını tutabilmek için, ideolojik bir temel yaratamayan, balonları sönen bu grup, şimdi “ideolojik birlik” yerine “psikolojik birlik”ten medet umuyor. Yani kadrolarını fiili saldırılara sürükleyerek kemikleştirmek, böylece elde tutmak istiyor. Bunun için sürekli kışkırtıcı davranıyor. Bugüne dek bu kışkırtmalardan sonuç alamadılar. Şimdi de silaha sarılıyorlar. Çok iyi biliyorlar ki, istense bir çırpıda eritilirler. Ama yolun sonuna geldiler. Artık başkaca kurtuluş yolları yoktur.

Ne var ki bu yol kurtuluş değildir. Burjuvazinin bataklığıdır, provokasyon çukurudur, pisliktir. Yolları açık olsun.

 

İşçinin Sesi Grubunun önde gelen isimlerinden Ozan Öncü: “Halil Babadağ’ın öldürülmesinde birinci derecede sorumlu kişi R. Yürükoğlu’dur.”

12 Eylül öncesi ve sonrası R. Yürükoğlu önderliğindeki TKP–İşçinin Sesi grubunun önde gelen üst düzey yöneticilerinden Ozan Öncü “Çürümenin Yozlaşmanın Kısa Adı: TKP–İşçinin Sesi” adlı anılarını yazdığı kitabında İşçinin Sesi grubunun içindeki faaliyetlerini, merkez TKP ile olan çekişmelerini ve kavgalarını da anlatırken Halil Babadağ cinayetine de değinerek bu cinayetten birinci derecede sorumlu olarak liderleri R. Yürükoğlu’nu suçluyordu. Ozan Öncü 1978’de Merkez TKP’den ayrıldıktan sonra İşçinin Sesi adıyla Türkiye’deki örgütlenmelerinde merkez TKP’den yana tavır alan İGD taraftarlarıyla birçok yerde karşı karşıya geldiklerini ve çatıştıklarını açık bir şekilde anlatıyordu. Ozan Öncü’nün anılarında Halil Babadağ cinayeti:

İşçinin Sesi’nin çıkışı ayrı baş çekmeyi değil de, kendisini TKP içinde gösteriyor olması önceleri her hücrede, bölgede yoğun tartışılır hale gelmesini ve yer edinmesini sağladı. İ.Sesini benimseyen militanla merkez yanlısı militan tartışabiliyor, dostluğunu sürdürebiliyordu. Ama süreç bunun böyle devam edemeyeceğini gösterdi. Herhangi bir konuda, eylemde ilerleyememiş, sorunların kilitlenmesi, iki başlılık, karşıtlık kendini gösterdi. işler hücrelerden, bölgelere kadar tıkanıyor, iş yapılamıyordu. Birbirini ayıramamak daha büyük sorunların da kaynağı olmaya başlamıştı. TKP Merkez politikasına ters düşen, bu politikayı zedeleyen eylemler oluyor, kamuoyuna yanlış yansıtılıyordu. ODTÜ’deki açılış istiklal marşı söylenirken ayağa kalkmamak, Türk bayrağına hakaret edici eylemlerde bulunmak, toplu sözleşmelere yaklaşım, vb. Bunlar Ana Partiyi güç konuma sokuyor, sıkıştırıyor, kendi tabanıyla sürekli boğuşmasını getiriyordu. Bu ne Yürükoğlu’nun ne de Ana Parti’nin istediği bir şeydi.

İşçinin Sesi bir yandan “Bizi partiden haksız yere attılar. Partimizi oportünistlere bırakmayacağız, biz partinin çoğunluğuyuz” diye bağırırken, öte yandan Ana Parti’nin tüm kurumlarının karşısına paralel örgütlenmeler oluşturmaya başladı. Ufaktan ufaktan omuz vurmalar, laf atmalarla fiziksel saldırılarının da zemini atıldı.

Duvarlarda yarış hızlandı, sloganlar silinip, sloganlar yazıldı. Bildiriler birbirini kovaladı, dil sertleşti, dostluklar kesildi. Yollar kesildi, adamlar dövüldü. Fabrikalar basılıp kurşunlandı, işçiler işlerinden atılmaya, demeklerden bürolardan kovulmaya başlandı… Bu ufak kavgalar büyüklerin habercisiydi. Bunlar birbirini besleyerek geldi. İşçinin Sesi hemen her sayısında “Şu oportünisti uyarıyoruz” ‘Filancayı uyarıyoruz diyerek, olayların nereye çekileceğini de belli ölçüde göstermiş oluyordu. Sonunda Merkezi bularak İşçinin Sesi FİDEF olaylarını duyurdu. Artık savaşım fiziksel rotaya sokulmuştu. FİDEF’in sıcaklığı 17 Şubat 1980’de Ankara’ya yansıtıldı. Orada daha da ısıtılan olaylar İstanbul’a ve nihayet İzmir’e taşındı, 17 Ağustos 1980’deki Maden–İş 3. Bölge temsilciliği seçimlerinde çıkan kavgaya silah karıştırıldı. Sonuçta 1 kişi öldü, iki kişi yaralandı.

İşçinin Sesinin ne İstanbul’da ne de Ankara’da Ana Parti ile çatışacak gücü yoktu. İzmir’de de yoktu. Varolan güçler derme çatma idi. Öğrenci, işçi karmakarışıktı. Birbirini tanımıyor, sırtını birbirine dayayamıyordu. Yürükoğlu çok öncesinden Maden–İş üçüncü bölge temsilciliğini hedef göstermiş, örgütün bir kaldıracı olarak kullanmayı hedeflemişti. İzmir’de de güç yok demiştik ama burada çalışmalara silah sokacak birisi vardı.

Olay İşçinin Sesi gazetesinin baş sayfasından şöyle duyuruldu:.

“Halil Babadağ’ın katili eline silah verilip onu Lenincilerin, işçilerin üzerine süren oportünist yöneticilerdir. (İ.Sesi 8 Eylül 1980)

İç sayfalar ve okuyucu sayfaları da geniş bir şekilde Maden–İş olaylarına açılmıştı.

Bu saldırılar karşısında kongre gününde de aynı tür saldırılarla karşılaşacaklarını hesaplayan Leninciler kongre güvenliği için işyerlerinden işçileri çağırdılar.(agy)

“Ölen İGD’li öğrenciydi. Tekel işçisi değil. Tekel büfesinde çalışıyordu ve İzmir–Hatay İGD şubesi başkanlığı yapıyordu. Halkın Kurtuluşu’ndan birisinin öldürülmesi olayından dolayı aranmaktaydı.”(agy)

“Dışarıdaki olaylardan haberim yok. Bir işçi arkadaş vurulmuşsa bu iyi bir şey değil tabi. Yoldaşlarla konuşup durumu öğreneceğim, sonra kürsüden ayrıldım. Daha sonra öğrendik ki dışarıda vurulan ve yaralananlar değil, oportünist güçlerdenmiş.”(agy)

Maden–İş olaylarını anlatan yazıların özü, mantığı yukarıdaki alıntılarda yatmaktadır. İkinci alıntıdan İşçinin Sesi’nin kongre günü hazırlıklı (silahlı) olduğunu öğreniyoruz. “İşçileri çağırdık” dedikleri işçilerin ise Maden–İşle hiçbir ilgisi yoktur. Tekel’den ve Sümerbank’tan derlenmiş, Türk–İş bünyesinde işçilerdir. Gerisi tamamen İzmir’in uzak çevresindendi, öğrenci gençlikten gençlerdi. Bu “hazırlık” sonucu bir kişi ölüyor, 2 kişi yaralanıyordu. Arkasından Yürükoğlu ölenin katili olarak O’nun eline silah verip işçilerin üzerine gönderen oportünist yöneticileri gösteriyor. Tetiği çekene kimin silah verip de gönderildiğini söylemiyor. Ayrıca ve en önemlisi Yürükoğlu kocaman bir yalan söylüyor: Ölen H.Babadağ’da silah yoktu, eline kimse silah vermemişti, öbür yaralanan iki kişide de silah yoktu. İşin daha da enteresanı Menşevikler silahsızdı. “İGD’li gençleri Lenincilerin üstüne saldırttılar” feryadı, Yürükoğlu gibi hiç kavga görmemiş şımarık çocuk feryadından başka bir şey değildi.

Yürükoğlu’nun İGD’li gençler dediği TKP’nin Komsomolu gençlik örgütüdür. Orada Maden–İş’in kongresi vardır ve bunun güvenliği alınmalıdır. Bunu kim yapacak? Ya işçilerin kendisi (ki en doğrusu ve en isteneni bu olmalıdır) ya da partinin görevlendirdiği kurumlardan biri. TKP’de bu İGD’nin işidir. Yürükoğlu 30 yıllık Londra yaşamında acaba farklı mı davrandı? Tüm yığın örgütlerinin kongrelerinde, toplantılarında İGD gibi bir gençlik değil de, tüm MK üyeleri güvenlikte yer almıyor muydu?

TKP oportünistti, revizyonistti, sosyal emperyalistti, burjuva kuyrukçusu, hain vs. idi tamam ama orada yaptığı hiç de yanlış değildi.

Bir insanın ölen birisi için “ölen işçi değildi, öğrenciydi”~ “oportünist güçlerdenmiş” gibi sözleri kullanabilmesi için en azından aklını yitirmesi gerekir. Bir kişi öldürülüyor ve öldüren taraf ölenin kimliğini sorguluyor. Sonunda “oh be işçi değilmiş, öğrenciymiş, oportünistmiş” diyerek rahatlıyor. “Oh be faşistmiş” dese, biz de rahatlardık. Yürükoğlu işçinin kıçına secdeye yatarken ondan ne kadar uzağa savrulduğunun farkında bile değildir.19

 

İşçinin Sesi taraftarı bayan militan İnanç Seçic’in İGD taraftarlarınca öldürülmesi

Merkezi TKP ile İşçinin Sesi grubunun arasındaki çatışmalar Halil Babadağ’ın öldürülmesinden sonra İzmir’de daha da yoğunlaşacaktı. 29 Ağustos 1980 günü Karabağlar semtinde İnanç Seçic adlı, İşçinin Sesi taraftarı genç öğrenci TKP yanlısı İGD militanları tarafından 4 kurşunla vurularak öldürüldü. Her iki örgüt mensupları İzmir’in çeşitli semtlerinde günlerce karşılıklı çatışmalara girdiler. İnanç Seçic’in öldürülmesiyle ilgili İşçinin Sesi grubunun önde gelen isimlerinden bir dönem MK üyeliği yapan Londra’da yaşayan Ozan Öncü anılarında şunları söylüyor:

Maden–İş olayının ardından henüz 12 gün geçmişti ki genç bir kız olan İnanç Seçic Karabağlarda 4 kurşunla vurularak öldürüldü.

Yürükoğlu bu olayı çok iyi kullandı. Genç, pırıl pırıl bir yıldız sönmüş ama, Yürükoğlu’nun ve İşçinin Sesi’nin üzerindeki ağırlık hafiflemişti. Şimdi iki taraf da eşitti. Kan kanla temizlenmişti. İki taraf da kan taşımaktaydı.

TKP’mizin başına çöreklenen oportünist tasfiyeci klik, İzmir–Karabağlar’da TKP Leninci kanat üyesi İnanç Seçic’i alçakça katletti… Menşevikler bu cinayetleri ile oportünizmin bataklığında nerelere kadar battıklarını göstermişlerdir…

Bu ölümle de ikinci, üçüncü kişiler aramak gerekmiyor. Bu kan H. Babadağ’ın kurumayan kanının devamıdır. O kanın dökülmesinde ki neden ve suçlu kimse, İnanç Seçic’in öldürülmesinin suçlusu da odur.

Yürükoğlu bu vefa borcundan dolayı olmalı ki İnanç’ın resmini sürekli çalışma odasının duvarında tutmuştur. O çalışma odasının duvarındaki İnanç ise ne iğrenç sahnelere, ne içkili alemlere tanıklık etmiştir.

SBKP’nin yüklediği görevi Yürükoğlu adım adım hayata geçiriyor. TKP’nin tabanındaki militanlar ağaç dallarındaki olgun meyveler gibi sapır sapır dökülüp kayboluyordu.20

İşçinin Sesi grubunun önde gelen isimlerinden Dr. Bedir Aydemir: “Lenincileri TKP’den tasfiye etmek isteyenler İnanç Seçic yoldaşımızı pusu kurarak katlettiler”

“İşçinin Sesi” grubunun önde gelen isimlerinden Dr. Bedir Aydemir, “TKP’deki bölünmeden sonra gelen iç çatışmaları ve İnanç Seçic’in öldürülmesini şöyle anlatıyor:

24 Mayıs 1973 “Politik Büro” toplantısı ardından örgütsel canlanma başladı. Parti toparlanmaya geçti. Türkiye’nin ortamı partinin ayağa kalkması, devrime yürümesi için engin olanaklar açıyordu. Komünizme inançlı militanlar, bu gelişmeye ülkenin nesnel olanaklarının değerlendirilmesi açısından yaklaştılar. Partinin dar boğazdan çıkması, gerçek bir parti olması için, meşruluğunu çoktan yitirmiş olmasına karşın yönetime yoldaşça, iyi niyetle tutum aldılar. Öyleyse öyle olsun, öncesini unutalım, yeni bir defter açalım dediler. Partinin gelişmesi için canla başla çalıştılar.

Ancak, 1973’te partiyi yönetme, 5. Kongre’yi toplama görevi emanet edilen yöneticiler bu görevlerini yerine getirmediler. Gerçek bir atılım niyetlenselerdi, en kısa zamanda kongreye giderlerdi. Oysa onlar, yetkilerini, ilkesiz, ideolojik temele dayanmayan bir anlayışla kötüye kullandılar. 1973’te kendi yazdıkları ve uygulamaya koydukları, 1974’te parti örgütlerince onaylanan tüzüğü kendileri çiğnediler.

MK üyelerine “sen gel, sen git” başladı. Politik Büro kararıyla MK üyeleri Veli Dursun ve V. Demir yoldaşları MK’dan çıkardılar. MK Plenumu’nda savunma hakkı vermediler.

Partinin üçüncü en büyük örgütünü tümüyle “partiden attık” dediler. Bunu ne parti örgütüne, nede üyelere bildirdiler. Partinin öteki örgütlerinden de İşçinin Sesi’nin ideolojik görüşlerini savunan birçok yöre ve il komitesini tasfiye ettiler. Tasfiyelere itirazlara yanıt verilmedi.

İdeolojik konular üzerinde görüş birliğine varmak için yoldaşça bir tartışmanın olanakları varken, zayıflıklarında Lenincilere kaba kuvvetle silahlı saldırılar düzenlediler. Parti üyesi İnanç Seçiç yoldaşımızı pusu kurarak katlettiler.

Ellerindeki radyo yayını olanaklarını kötüye kullandılar. Radyo yayınlarında Leninciler’in safında duran parti üyelerinin kimliklerini yayınladılar. İllegal birçok kadronun kimliğini Türkiye’de deşifre ettiler. İhbarcılık yaptılar. Kendilerine karşı olana ajan polis karası yapıştırdılar. Böylece, tüzüğün “komünist morali çiğneme” maddesini de bozdular.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: