Trabzon Kumandanı Hamdi Paşa’nın Katli Meselesi ve Trabzon’un Ahvali

Trabzon Kumandanı Hamdi Paşa’nın Katli Meselesi ve Trabzon’un Ahvali

 

Doktor Bahaddin Şakir Bey’in bu son müracaatına Yusuf İzzettin Efendi’nin ne cevap verdiği malum değildir. Fakat Doktor Bahaddin Şakir Bey’le Yusuf İzzettin Efendi arasındaki münasebatın Meşrutiyet’ten sonra da devam ettiği nazar-ı dikkate alınırsa, bu münasebatın hiçbir zaman inkıtaa uğramadığını kabul etmemiz lazım geliyor.

Doktor Bahaddin Şakir Bey’in yukarıdaki mektubunda bahsettiği Hamdi Paşa’nın katli hadisesine gelince, bu mesele hakkında esaslı bir fikir elde etmek için Terakki ve İttihat Cemiyeti’nin Trabzon şubesi tarafından Paris’e gönderilmiş olan mektupları tetkik etmemiz lazımdır. Bu mektuplara bakılacak olursa hakikaten Trabzon şubesi diğer şubelerden daha büyük bir faaliyet göstermiş ve daha cesurane hareket etmiştir. Abdülhamid’in şiddetli tazyikleri oradaki şube azasını hiçbir zaman korkutmamıştır.

Trabzon Kumandanı Hamdi Paşa’nın katlini Paris’te Terakki ve İttihat Cemiyetine bildiren iki mektup vardır. Bu mektuplardan birincisinde deniliyordu ki:

“Fevkalmemul vuku bulan bir hadise üzerine şu arizamı acele olarak takdime mecbur oldum.

Cemiyetimizin 7 numarasına mukayyet Trabzon deposu memuru Naci Efendi namında bir mülazim vardır ki kendisi tarikate müntesip bulunuyordu. 27 Şubatta kendisiyle derinden derine konuşurken lakırdı icraat işlerine başlamak fikrinde bulunduğumuza intikal etti. İdam edilmesi lazım gelen birkaç kişi saydım.

Bu mülakatımızdan sonra bu cesur arkadaş bir iki gün düşünmüş, taşınmış ondan sonra ben işe başlıyorum! Diye bir pusula gönderdi. Bu işe başlamanın ne demek olduğunu o gün öğrendik.

Kardeşimiz Naci, 2 Mart 1323 Cuma günü kumandan Cuma namazından çıkarken tabancasını çekerek kumandanı çenesinin sol tarafından yaraladı. Mermi kumandanın beynine kadar nüfuz etti ve bu zalim kumandan aldığı yaranın tesiriyle 20 dakika sonra öldü.

Naci Efendi tabii derhal yakalandı. Cesur ve kahraman arkadaşımız isticvap edildiği zaman:

– “Ben arkadaşlarımı zulümden kurtardım. Allah’ın emriyle Osmanlıların istirahatleri için küçük bir hizmette buludum” sözlerinden başka hiçbir şey ifşa etmedi. Yalnız ağzından:

– “Daha çok matemler göreceksiniz!” ihtarını da kaçırdı ki bunu söylemesi hiç muvafık değildi. Her ne ise, kat’iyyen ümit edilmediği halde şu veçhile bir muvaffakıyet kazanmamız pek büyük bir şeydir. Teşekkül eden divan-ı harp Naci’nin idamına karar verdi. Mabeyin ifadesini ve mazbatasını istiyor. Naci’nin müebbet kürekle yakayı sıyırabileceğini zannedniyorum.

Türklerde böyle birkaç yüz hamiyetli olsaydı, işlerimiz ne kadar güzel giderdi? Bir hamiyetli daha ele geçirirsem bir kişiyi daha öbür dünyaya göndereceğim.

Şimdi düşünülecek bir nokta var. Zavallı Naci’nin çoluğu, çocuğu ne olacak? Ben dün kendilerine biraz para gönderdim. Arkadaşlarla beraber onları beslemezsek çok fena olacak. Bendeniz hisseme düşeni yapmağa çalışacağım.

1323 senesinin böyle muvaffakıyetle girmesini fal-ihayir addediyorum. Şimdilik benim için bir tehlike yoktur. İleride çıkarsa bilmem. Yaptığım hareketin muvafık olup olmadığını ve devamının tasvip edilip edilmeyeceğini bendenize yazınız. Efkar-ı umumiye lehimizdedir.

Hamdi Paşa’nın katline dair olan ikinci mektupta ise aşağıdaki tafsilat veriliyordu:

“Geçende acele olarak takdim ettiğim arizada bahsettiğim vukuat şu veçhile cereyan etmiştir. Şubat’ın yirmi yedinci Salı günü muhterem Naci ve bir refikimiz beraber olduğu halde ahvali görüşüyor ve dertleşiyorduk. Naci kumandanın herhalde vurulması lazım olduğunu ve kendisine çok defalar iyilik ettiği halde bile, umuma karşı olan hainane ve zalimane hallerinden dolayı onu vurmak istediğini söyledi.

Ben Naci’nin bu sözlerine verdiğim cevapta meselenin düşünülmesi icap edeceği ve yalnız kumandan değil, daha bazı kimselerin idamı muvafık olacağını anlattım. Bunun üzerine bizim Hoca Efendiye de bir kere danışmağa karar verdik. Burada bizim bir hocamız vardır ki şer’i işlerde bize çok iyi nasihatler verir.

Bunun üzerine gidip hocamıza danıştık. O da kumandanın katli caizdir fetvasını verdi. İdam hükmünün infazı için münasip bir vakit beklenmesini ve fırsat gözetilmesini kararlaştırdık ve ayrıldık.

Bizden ayrıldıktan sonra fedaimiz düşünmüş, taşınmış, hiçbir kimseye haber vermeden azzettiğim veçhile ağzının içine yapıştırmış. O gece divan-ı harp teşkil edilerek muhakemeye başlandı. Muhakemenin neticesini büyük bir heyecanla bekliyorduk. Muhakeme gece saat sekizde neticelendi. Kardeşimiz Naci ifadesinde.

– “Cenab-ı Hakkın, muzırları, hainleri öldürünüz, emri celiline ittibaan devlet ve millete mazarrat vermekten başka bir şey düşünmeyen o hainin vücudunu ortadan kaldırmak için bir kurşun attım. Muvafak oldumsa bahtiyarım. Olamadımsa teessüf ederim!” Sözlerini harfetmiştir.

Abdülhamid muhakeme evrakını Yıldız’a istetti. Bunun üzerine evrak hemen gönderildi. Bugüne kadar tamam dokuz gün geçtiği halde henüz bir haber yok. Ailesi efradı kesir olan muhterem fedaimiz kat’iyyen müteessir değildir. Ailesinin idaresi için iane topluyoruz ve yaşamalarını temin ediyoruz.”

Mülazım Naci Efendi’nin Trabzon Kumandanı Hamdi Paşa’yı katletmesi senelerden beri Terakki ve İttihat Cemiyeti’nin, neşriyat ve vesair suretle yatığı propaganda üzerine elde ettiği ilk icraat muvaffakıyetiydi. Onun için muvafakıyetten azami surette istifade ediyor ve icraatın başladığını bütün şubelerine bildiriyordu. Tabii Naci Efendi’nin ailesini unutmayarak Trabzon şubesi vasıtasiyle ona para gönderiyordu. Cemiyet bir de Naci Efendi’nin fotoğrafını istemişti. Bu işlere dair Trabzon’dan yazılan bir mektupta deniliyordu ki:

“İrsal buyurulan evrak ve akçeyi aldım. Para şu sıralarda 7 numaralının öyle imdadına yetişti ki ailesi size ilelebet minnettar kalacaktır.

Naci’nin resmini istiyorsunuz. Fakat arkadaşımız o kadar sofudur ki bu yüzden hemen hiçbir resim çıkarmamıştır. Yalnız bundan yedi sene evvel bir arkadaşıyla beraber çıkartmış olduğu bir resim varmış, onu bulursam derhal yollayacağım. Maamafih o zamanlar Naci biraz şişmanca idi. Şimdi ise hem zayıf, hem de sakallıdır.

Gönderilen parayı ailesine azar azar veriyorum. Para bittikten sonra hepsi için bir makbuz alarak takdim edeceğim. Parayı birden ellerine verecek olursam, akılları ermediği için borç vermeğe falan kalkışacaklar ve nazar-ı dikkati celbedecekler.

Yeni vali bizi çok tazyik ediyor. Postahanelere, konsoloshanelere müteaddit memurlar tayin etti. Vali bu tazyikatı böyle artırmakta devam ederse, ona da bir adet dizanteri hapı takdim edeceğim!

İran’dan Trabzon’a bizde tahsil görmüş bir doktorla bir sivil geldiler. Bunlar bizdeki efkar-ı umumiyeyi anlamağa memur edilmişler. Doktor, Şah hanedanına mensup imiş. İsmi Hasan Han’dır. Ben bu İranilere bizim de yakında İran gibi Kanun-u Esasiye’ye malik olacağımızı anlattım. Bu sözleri mal bulmuş mağribi gibi derhal memleketlerine bildirdiler. İraniler bizim, Ruslar gibi istibdattan ayrılmak istememizden korkuyorlarmış. Onlara bu gece mükemmel bir ziyafet vererek ikisini de sarhoş yapacağım. İfadelerini aldıktan sonra size ayrıca bildiririm.”

Trabzon şubesinin Abdülhamid devrinde nasıl çalıştığını ve Trabzon eşrafının lakaylığından nasıl şikayet ettiğini gösteren atideki mektuplar da kayda şayandır. Bunlardan birisinde deniliyordu ki:

“Gönderilen evrakı tevzi ettim. Fazla olarak iki harekette bulundum ki bilmem caiz miydi? Yolladığınız ilanlardan iki tanesi iki istidaya rapt ederek mazrufen birisini Valiye diğerini de kumandana gönderdim. Bu istid’aların ikisinde de aynen şunlar yazılıydı:

“Ey kendinizi bir şeyler zanneden hayvanlar! Artık boynunuz da takılı duran saman torbalarını çıkarınız. Arsız çocuklar gibi bir iki cicili bicili nişana aldanıp milleti istilaya çalışan gayyurları mahva kalkışmayınız. Yanlış zehaplarınızla zannettiğiniz işlerde dahil olmayarak bunları zorbalığınızla zalimane ezmeyiniz. İktidarınız varsa takdim ettiğim şu istid’anın sahibini arayıp bulunuz. Anlayınız ne kadar iktidarsız olduğunuzu ki sizin birkaç para için aç hayvanlar gibi aradığınız ve muzır evrak dediğiniz şeyleri işte ben size rapten gönderdim. Bunların hepsini yapan benim. Gücünüz yetiyorsa beni bulunuz!”

Trabzon kumandanı nişan aldığı ve valinin maaşında da zam yapıldığı için bunları yazmağa mecubur oldum. Ben bunları mevkuf olduğum halde yapıyorum. İleride daha serbest kalırsam daha neler yapacağım

Trabzon da İstanbul’dan daha berbat bir hale geldi. Müstebit idarenin faaliyeti son dereceye vardı. Burada yirmi beş tane casus var. Fakat hepsini bir araya getirseniz bir adamın yerini tutamazlar.

Mevkufum demekten maksadım gündüzleri dışarıya çıkamadığımı anlatmaktır. Fakat gece olunca şükür Allah’a her tarafa yetişiyorum.”

Diğer bir mektupta gönderilen evrakın sağlam bağlanmaması yüzünden paketlerin postahanede açık çıkmasından şikayet ediliyor ve deniliyordu ki:

“Böyle bir hal vukuu caiz değildir. Malum ya burası Türkiye’dir Efendimiz buralarını da orası gibi zannediyor. Ben kendi hesabıma hiçbir şeyden çekinmem. Lazım gelirse milletim için kurban vermek değil, kendimi bile kurban ederim. Yalnız başladığımız işi nihayetine kadar yürütmeden gidersem buna acırım. Onun için gönderilen zarfların muntazam olmasına dikkat buyurunuz.

Geçen arizamda valiyi ve kumandan sıkıştırdığını arzetmiştim. Bu yazılarımda valiyi o kadar korkuttum ki nihayet istifaya mecbur oldu. Vali feryatnameleriyle Mabeyni taciz ede ede nihayet onu buradan kaldırıp Konya’ya gönderdiler. Şimdi buraya Mezahip Müdürü Ziver Bey geliyor. Bakalım onunla da ne pandomima oynayacağız!

Buradaki efkar-ı umumiye pek başka türlü, Nemlizadelerden Eyüp zadelerden, Hacı Hafızzadelerden ve daha bilmem ne zadelerden Trabzon’da hüküm ve nüfuzları olan her hangisine müracaat ettimse hiç birisine derdimi anlatamadım, onlara:

– “Biraz siz de gayret etsenize? Hamiyet-i milliyeniz yok mu?” diye sorunca cevap olarak diyorlar ki:

– “Biz kurulmuş olan değirmenimizi bozup ta yeniden inşaata başlayamayız. İstİBdat bizden kalkarsa, hiç işimize gelmez!”

Herkesten aşağı yukarı hep bu cevabı alıyorum, yazık! Teessüf… Bu türlü türlü zadeler bir tarafı kendilerine medyum kılmışlar, Hükumetimizin fıkaraya yaptığı eza ve cefa azmış gibi bir de bu zadeler onları ikinci bir esarete düşürmüşler. Zavallı bir adam bütün silsilesi ile tam bir sene çalışıyor, neticede malını mülkünü onlara verdikten sonra her sene de ayrıca borcunun artmasından başka eline bir şey geçmiyor.

Haydi bu zadeler böyle kendi istifadeleri için milleti kurban etmekten çekinmiyorlar. Ya şuradaki yirmi beş kişiye baliğ olan menfilere ne diyelim? Bunların ne yaptıklarını bilseniz hayret edersiniz. İçlerinden bazılarına müracaat ettiğim zaman bana dediler ki:

– “Haydi kuzum git işine! Biz bir defa nasılsa sizin sebebinize yandık ta buralara düştük. Bir kere daha başımıza iş açıp diyar diyar gezmeğe niyetimiz yok!”

Bu cevapta hoş değil mi? Bilmem vicdan ve hamiyyet ne demekmiş? Millet ve hürriyet ne imiş?… İşte Efendim, biz yine birkaç namuslu arkadaşla beraber yine kuvvetimiz yettiği kadar çalışmakta sabit-i kademiz.”

Trabzon’dan Paris’e yazılan başka bir mektupla da Terakki ve İttihat Cemiyeti Trabzon şubesi azasının düşünceleri ve hafiyeler hakkındaki fikirleri başka suretle hülasa ediliyordu:

“Burada hafiyelerin hepsi biribirinden daha vicdansız ve kalpsiz adamlardır. İnsanları, hanımanları söndürmek için en küçük şeyleri bile bahane ederek zalim idareye teslimden çekinmiyorlar. Kimisi 5 kuruşluk bir madalyaya bir aileyi feda ediyor. Kimisi birkaç para için birkaç kişiyi idama, ama nahak yere idama göndermekten çekinmiyor. Esasen insanlıktan mahrum olan şu erazil güruhu her türlü habaseti icradan utanmıyor ve usanmıyor.

Ondan bu haksızlıkları ve tazyikleri arttıkça biz de daha ziyade cesaretleniyoruz. Biz efkar-ı umumiyeyi oldukça celbe muvaffak olduk. Onlar ise herkesin teveccühünü kaybettiler, nefret kazandılar. Bilmem “cülus-u hürriyet”ten hangi deliğe saklanacaklar?

Burada duyulmasına imkan olmayan bazı vakaların Paris’ten Yıldız’a ve oradan buraya ihbar edildiğine delalet eden emareler vardır. Zannedersem orada nezdinizde dehşetli bir Abdülhamid casususu var. Dikkat ediniz. En ziyade Ahmet Şevket Paşa’dan şüphe ediyoruz.

Buraya gönderdiğiniz gazetelerin efradımız arasında o kadar kıymeti vardır ki bunun derecesini tasavvur edemezsiniz. Gazeteleri pek büyük bir iştiha ve lezzetle okuyoruz. Efradımız yüz kişiden fazla olduğu için gönderilen gazeteler kafi gelmiyor. Zarf içerisinde olmak üzere birkaç nüsha fazla yollanırsa bizi idare edecektir. Gazeteleri nasıl okuduğumuzu görseniz gülmekten bayılırsınız. Gazeteleri yanımıza alıyoruz müsellah olarak kırlara çıkıyoruz, bir tarafta ateş yakıyoruz ve o ateşin etrafına geçerek büyük bir hevesle okumağa başlıyoruz. Fakat zannetmeyiniz ki bu suretle hareket etmemiz tutulmaktan veya ölmekten korktuğumuzdan ileri geliyor. Hayır, asla böyle bir şey hatırımıza gelmiyor. Milletimize yarayabilecek bir iş görmeden murdar bir ölüme mahkum olmayı istemiyoruz. İçimizde öyle vicdan sahipleri vardır ki milletin selahı için kendisini kurban etmeğe vesile arıyor. İhtiyatımız son derecededir. Allah muvaffak ederse az zamanda kıymetli arkadaşlarımızın bu havaliyi büyük bir terakkiye mazhar edeceklerine ümidim vardır.

Unutmadan şunu da yazayım: Biz Fransızları pek başka türlü tanırdık. Halbuki buradaki Fransız postahanesinde bir Fransız posta memuru var ki serbestiye mani olmağa pek ziyade heveskardır. Şüphelendiği bir paket eline geçerse bunu hemen hafiyelere teslim ediyor. Teessüf ederim o Fransızlara ki uyanmak isteyen bir millete morfin şırınga ediyorlar!”

Trabzon’da çalışan şube elebaşılarının mektuplarından kendilerinin cesur oldukları kadar hali ve atiyi iyi kavradıkları da anlaşılıyordu. Bir mektupta deniliyordu ki:

“Yeni Valimiz eski Mezahip Müdürü Ziver Bey şimdilik mülk-ü milletin terakkiyatına hadim olacak bir surette hareket ediyor. Böyle devam ederse pek fena değil. Abdülhamid idaresinin insafsızlığına şaştım. Biz herifi saman torbalariyle alkışladık. Hükûmet ise onu Edirne gibi mühim bir vilayete tayin etti. Acaba hangi hareketleri takdire mazhar oldu, hangi hizmetine mükafat olarak yapıldı, bunu bir türlü anlayamadık.

Ahalimiz eski eşekliklerinde yaşıyor. Bunca gayretlerimiz heba olup gidiyor. Zenginlerimize Allah imdat eylesin. Geçenlerde buraya birkaç tane İngiliz ve Alman mühendisleri geldi. Bunlar maden araştırıyorlar. İşittiklerimize göre bunlara maden imtiyazları verilecekmiş. Neden bu imtiyazları Almanlar ve İngilizler alsınlar?

Buradaki ağniyadan birkaç kişinin fikirlerini yokladım. Dedim ki:

– “Şu şirketi teşkil etsenizde, şu ecnebiler paralarımızın kısm-ı azamını alıp götürmeseler iyi olmaz mı?”

– “Ne cevap alsam beğenirsiniz? Bana dediler ki:

– “Adam sen de! Yolunda giden işlerimizi bozalım da yeniden iş mi arayalım? Hele dur bakalım ecnebilerin ne yapacaklarını bir kere görelim!”

Öyle ya, niçin teşebbüs etmeli? Köylülerden iyi madenci olur? Hem de madenin canlısı! Böyle ahaliye bu kadar hamiyetli (!) zenginler çok bile değil mi? Bir teceddüt devrine girmeğe ve herkese hürriyet ve serbesti veren, idareye kavuşmağa çalışmakta ne mana var? Şu sırada böyle uykuda ekmeğe razı olan bir halk kütlesi dururken, para kazanmak, emlak edinmek bu kadar kolayken, herkese nüfuz etmek usul-ü cari iken, mezar taşlarımızla iftihar etmek varken ortaya bir müsavvat çıkarmak, bir takım yeniliklerle kendimizi tanıttırmak Müslümanlığa yakışır mı? Dedelerimiz öyle mi yaptılar?

İşte belki buradaki zenginlerin düşünceleri bundan ibarettir. Bu halleri gördükçe ne yapacağımı, ne düşüneceğimi ve ne yazacağımı unutarak sadetten harice çıkıyorum. Burada müsaade ederseniz bir mütalea beyan edeceğim. Ahalimiz de garip bir fikir vardır. Herkes “benim” diyip gidiyor. Acaba bu fikirden istifade edilemez mi? Mesela muhterem “Şûrâ-yı Ümmet” cemiyetimizin falan şubesi şu hareketlerde bulunuyor, şu teşebbüsatı şu kadar ilerletmiştir. Lazistan şubesi valiler ve kumandanları tehdit ediyor, biz de bunları ahaliye okutsak o zaman eminim ki, birçok kimseler bu işte “benim” de parmağım olsun diye cemiyete koşacaklardır. “Benim” diyenler arasında açılan müsabakadan cemiyetimiz istifade edemez mi? Biz de burada bazı neşriyat yapmak istiyoruz, bu aralık “Şûrâ-yı Ümmet ” gazetemizde bizim sözlerimizi tasdik etmiş olur. Herhalde rey cemiyetimizin reislerindedir.”

Doktor Bahaddin Şakir Bey tarafından Trabzon hakkında istenilen bir liste kendisine aşağıdaki mektup suretinde gönderiliyordu:

“İstanbul’da Avukat Baha Bey’den bir mektup aldım. O’nda bu tarafın bir listesi isteniyordu. Bu listeyi işte takdim ediyorum:

Vali Ziver Bey, Hakim Bahaddin Efendi, Mektupçu Süreyya Bey, Defterdar Abdurrahman Efendi, Ağniyadan Nemlizade Hacı Osman, Şükrü, Belediye Reisi Cemal, Mehmet Salih ve Şevki Efendiler, Kethüdazade Galip Bey, tüccardan Samancızade Ziya Efendi, Barutçuzade Ahmet ve Arif Efendiler, Kırzade Şevket Efendi, Kozinzade Fevzi Efendi, Eyüpzade Ali Efendi, Arnavutoğlu Hasan Efendi, Hacı Bilaloğlu Osman Efendi, Hamamcı oğlu İhsan Bey, Rize’de tuzcu zade Rifat Efendi.

Ağniya kısmı oldukça efkar-ı cedide eshabıdır. Bu isimlerin üzerinde çizgi olanlar (Belediye reisi Cemay Bey, Hacı Bilaloğlu Osman Efendi) bizdendir. Zait çizgili olanlar (Şevki Efendi, Kaptan Bey, Tuzcuzade Rıfat Efendi) müşevviklerdir, altında çizgi olanlar (mektupçu) ise diyerlerindendir.

Aslen Erzurum’lu olup Mısır’da ikmali tahsil eden ve 7 numaradaki Fedai arkadaşımız fetvayı vermek suretiyle büyük yardımı dokunan Hoca Şevket Efendi Mısır’a gitmek istiyor. Evvelce Baha Bey’in vadettiği akçayı bu gibi hususlara sarfa mezun isem hem ona sarfedilmek ve hem de buraca icabeden yerlere verilmek üzere paranın Trabzon’da otelci Şükrü Reisinoğlu Reşat Efendi adresine gönderilmesi elzemdir.

Evvelki parayı 7 numaraya tahsis etmiştim. Ondan iki yüz kırk kuruş kald. Onu da verdikten sonra makbuzunu takdim edeceğim. 7 numaranın ailesi sayenizde refah içinde yaşıyor. Bizzat Naci Efendi ise maiyetine verilen bir iki hem mesleğinin gayrettiyle emniyet ve saadet içindedir.

Piyade mülazimliğinden istifa eden ve neticede işsizlik yüzünden jandarma zabitliğine talip olan birisi İstanbul’a gitmişti. Orada rüşvet vasıtası olan “Rodos’lu Ali Bey” namında birisine müracaat eder. O da kendisini Ebülhüdaya götürür. Ebülhüda jandarma zabiti tayin ettirmek için Trabzon’lu zattan iki yüz altın ister. Tabii veremez. Ondan sonra Hacı İlyas’a götürür. O da derki: “Abdülhamid çok hasta.”

Hatta bütün iradeler İzzet Paşa ile Başkatip Tahsin Paşa’nın ellerinde. Benim ise onlarla aram açık. Onun için bir şey yapamam!”

Bunun üzerine jandarma zabitliğine namzet arkadaşımız Cuma selamlığında derdini anlatmağa karar verir. Bu maksatla camie gider, bekler bekler, ne gelen var ne giden! Namaz kılınır, herkes çıkar. Fakat çıkanların içinde Padişah yok! Bunları gördükten sonra arkadaşımız döner Trabzon’a gelir. İşte İstanbul’un hali bu merkezde!

Hocayı Mısır’a yolladıktan sonra buradaki menfaları da birer birer kurtaracağım. Hocam bize burada fevkalade hizmeti dokundu. Avukat Baha Bey’in tensibi üzerine gönderilen adreslere vuku bulacak teşebbüsat semeresiz kalamaz. Bir de Hacı Ali Hafızzade İbrahim, Mehmet Salih ve Ömer Efendiler vardır. Bunlar da epeyce yola getirilmiştir.”

Yorum Yap »

You must be logged in to post a comment.

error: Content is protected !!