Türkistan’ın Tarih Sahnesine Çıkışı

Türkistan’ın Tarih Sahnesine Çıkışı ve
Hoca Ahmet Yesevî

Türkistan sözü, Türkiye Türkçe’sinde iki anlamda birden kullanılmakta: Türkistan bölgesi ve Türkistan Şehri. İkisine de Türkistan diyoruz. Bu karışıklığa düşmek istemeyenler, Türkistan Şehrine, eski adıyla Yesi diyerek meseleyi çözmeye çalışıyor. Aynı kavramları, bizden daha sık kullanma durumunda olan Türkistanlı kardeşlerimizin buldukları çözüm ise daha farklı: Türkistan bölgesine Ulu Türkistan, diğerine ise; Özbekler Türkistan Şehri, Kazaklar Türkistan Kalası diyerek, dillerindeki karışıklığı önlüyorlar.
Her iki isim de tarihi gerçeklerle önümüzde duruyor: Tarihte, Türkistan kavramına ilk kez 7. yüzyıl kaynaklarında rastlanır. Bu yüzyıldaki Arap ve Fars tarihçiler, Türkistan sözünü, Türk ülkesi, Türk yurdu anlamında kullanmaya başlar. Divanü Lugati’t–Türk adlı büyük eserinde ise Kaşgarlı Mahmut, Türkistan’ı, yine Türk ülkesi olarak, Hazar’ın üzerinden kıvrılıp batıda Rumeli’ne, doğuda ise Çin’e kadar uzanan bölge olarak tarif eder. Ünlü Rus tarihçisi B.B. Bartod’un eserlerinde de Türkistan kavramına sık rastlanır ama Kaşgarlı’ya göre, sınırları biraz daha daraltılarak; Hazar’dan Çin’e kadar uzanan bölge olarak tarif edilir. Türkçe’mizde ise Türkistan kavramı, Bartod’un tarifine yakın olarak, batıda Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Tacikistan’ı, güneyde Afganistan’ın kuzeyini; doğuda Doğu Türkistan’ı içine alan, kadim Türk yurtlarını ifade için kullanılır.
Türkistan sözüne yüklenen ikinci anlam, belki Ulu Türkistan’ın manevi çekirdeği, moral özü olan, küçük bir şehir için; Kazakistan sınırları içinde yer alan Türkistan Şehri için kullanılır.
Bu küçük şehir, aslında ülkelere verilen büyük ismini, Orta Asya coğrafyasında kabul ettirmiş olsa da Anadolu’da, hâlâ eski adı Yesi’yi unutturamamıştır.
Yesi, bugün Kazakistan’da, Çimkent vilayetine bağlı Türkistan Şehrinin, bilinen en eski adı. Yerleşim yeri ise adına, Kültepe denilen bölge.
Kültepe; Yesi şehrinin üzerinde kurulduğu tepecik.
Adı neden Kültepe’dir? Bilen yok!
Acaba, Asya’dan Anadolu’ya bütün Türk Dünyasını yakıp, bir kasırga gibi küllerini savuran Moğol istilalarından önce de adı Kültepe mi idi? Bilen yok!
Kültepe’nin dokuz metre civarındaki yüksekliğin üzerine kurulduğundan; buradaki köye de “Yassı” denir. Yassı, daha sonra halkın dilinde “Yessi” ve “Yesi” olur. Bu görüş, Yesi sözünün bilinen tek etimolojisi.
Moğollar’ın, Büyük Türk Bilgini Farabi’nin doğduğu ve döneminde parlak bir bilim ve ticaret merkezi olan Otrar’ı (Farab) yakıp yerle bir ettikleri dönemde kaynaklar, Yesi’den pek sık bahsetmezler. Kültepe’nin üzerindeki bu küçük köy, önem atfedilen bir yer değildir, o yıllarda.
Öyle de olsa Yesi, Moğol istilalarında yakılarak tamamen ortadan kalkar. Yeni Yesi, tarihte yakılan hemen her şehir gibi, eski yerinden biraz uzağa kaçar ve bugünkü yerinde yani Kültepe’nin batısında, yeniden kurulur.
Ancak Kültepe boş kalmaz ve Kültepe’de Moğol istilasının külleri arasında bir ocak yanmaya başlar.
O; nuruyla, bütün karanlık gönülleri aydınlatmaya talip bir ışıktır.
Ve bu ışık, yalnızca Yesi’de kalmaz, bütün Türkistan’ı, Kafkas’ı, Anadolu’yu şavkı tutar .
Bir rivayete göre, Kültepe’de kurulu şehrin adı Yesi olmadan önce “Asan” dır. Asan, yani huzurlu, barış dolu…
Yine asanlık yayılır, Kültepe’de yanan ateşin alevlerinden.
Ve bu ateştir ki, büyük bir medeniyetin ruhunu ısıtır ve önünü ışıtır.
Ve bu kordur ki, dağlar Moğol istilasının yaralarını.
Ve Yesi, tarihte en parlak dönemini, Kültepe’nin külleri arasında büyük bir ocak kuran Kul Hoca Ahmet’in 12. asırda buraya yerleşmesiyle yaşamaya başlar.
Kul Hoca Ahmet, Kazıkurt Dağının eteklerinde kurulu, Türkistan’a yaklaşık 200 km mesafedeki Sayram şehrinde dünyaya gelir. Babası İbrahim Ata ve annesi Karasaç Ana’nın kabirleri bugün Sayram’ın dağa yaslanan sırtlarında durur. Onun, Türkistan’a ilk gelişi küçük yaşlardadır ve yine ilk eğitimini de burada Arslan Baba’dan alır.
Menkıbeye göre Arslan Baba, sahabedendir ve Küçük Ahmet’e, Peygamber emaneti hurmayı getirmiştir.
Arkadaşları ile birlikte oyun oynayan Ahmet, Arslan Baba yoldan geçerken ona doğru koşar ve “ sendeki emanetimi ver” der. Arslan Baba, anlar ki, hurmanın sahibi bu küçük çocuktur.
Halk arasında, çok sık anlatılan bu tür hikayelerin tabiatını bilenler, taktir edeceklerdir ki; menkıbeler, olan olayları birebir anlatmaktan çok, satırlarının arasına gizlenen mesajları, sembollerle yayar ve yaşatırlar. Onlardan, herkes kendince bir şeyler anlar. Okyanustan kendi kabınca su almak gibi. Herkesin kabındaki su, okyanus suyudur fakat hiç kimseninki okyanus değildir. Menkıbelerin bu özelliklerini düşünerek diyorum ki; Arslan Baba menkıbesinde geçen hurma da bu genel karakteristiğe uymalı. Arslan Baba’nın getirdiği, “Peygamber emaneti hurma”, bilinen Medine hurması olmaktan çok bir sembol olmalı: Bilimlerin anahtarı mı, yukarıların tatlı yemişi mi? Niyazi Mısrî, Yunus’un şiirlerini şerh ederken, bazı sembollere gelip “ ehlince malumdur” diyerek, orada ne anlatıldığını açıklamaz. Biz de “hurma”ya öyle diyelim: Bizce değilse de ehlince malumdur.
Bu “hurma” ile aşkın ve büyük ilmin peşine düşen Ahmet, Buhara’ya Hoca Yusuf Hemadanî’nin yanına gider. Burada pişer, burada olgunlaşır. Üstadının vefatından sonra Yesi’ye döner.
İşte bu dönüştür ki, Yesi’nin kaderini değiştirecektir.
Ve karşılığında Yesi, adını verir Kul Hoca Ahmet’e.
Ahmet, Ahmet Yesevî olur.
Yesevî adıyla birlikte, Yesi de bilinmeye başlar.
Fakat onda yaşayanın büyüklüğü, kendinden çok yücedir. Bu yüzden şehir, bir müddet sonra sakininin unvanlarıyla anılmaya başlar.
Çünkü Kul Hoca Ahmet;
Şah–ı Türkistan’dır;
Mah–ı Türkistan’dır;
Ve Pir–i Türkistan’dır.
Yesevî, Türkistan’ın piridir. Hatta Türkistan’ın manevi sahibidir. Türkiye Türkçesinde “Hoca Ahmet Yesevî” olarak söylediğimiz “hoca unvanı” Kazakça’da ve eski Türkçede “k” ve “h” seslerinin ortak bir bileşeni ile telaffuz edilerek “Khoca” denmekte ve “sahip” anlamına gelmektedir. Amatör bir etimologluğa girişirsek, Türkiye Türkçesindeki “hoca” ve “koca” sözlerinin kökü “khoca” olmalıdır. “Hoca” ilmin sahibi, “koca” evin, yuvanın ve elin sahibi.
Yani bizim “Koca Yunus’un” “kocalığı” ile “Hoca Ahmet’in” “hocalığı” aynı şeylerdir. Elin sahibi, “Türkmen Kocalarının” “kocalığı” da.
Dolayısıyla Hoca Ahmet Yesevî, her iki manasıyla da Türkistan’ın sahibidir. Halk “hoca” dese de ince irfanı ve temiz vicdanlarıyla bu ünvanın önüne “kul” ifadesini eklemeyi ihmal etmez.
Kul Hoca Ahmet, Kültepe’nin üzerine kurar ocağını ve gönülleri irşat eder. Güzeli, güzellik içinde takdim eder. “Hikmetler” adını verdiği şiirleriyle, Türk tasavvuf edebiyatının da ilk kurucusu olur. Bu şiirlerinde, ayet ve hadislerin taşıdıkları manaları, halkın anlayabileceği tarzda dile getirir. Kutsal mesaj yüklü “Hikmetler”, dilden dile, gönülden gönüle dolaşır.
Bugün dahi halk arasında ezbere bilinen Hikmetler, Anadolu’da özel günlerde okunan Süleyman Çelebi Mevlidi gibi, kendisine uygun bir ezgiyle dillenir. Bir Mevlit Kandilinde veya bir sünnet toyunda, yaşlı birinin ezgilerle bir şeyler okuduğunu görürseniz, biliniz ki; Yesevî Hikmetleri söylüyordur.
Hoca Ahmet, Kültepe’de yanan ateşten parçalar fırlatır, batıya, kuzeye… Orta Asya’daki tüm Türk ilinde, hatta İdil–Ural Kafkas, Anadolu ve Balkan Türkleri arasında “Hikmetleri” okunur, yetiştirdiği alperenler, onun metoduyla gönüllerin olgunlaştırılmasını sürdürür. Başkurtistan’da Şeyh Hüseyin, Kafkaslarda Avşar Baba, Tokat’ta Gajgaj Dede ve Şeyh Nusret, Merzifon’da Pir Dede, Kırşehir’de Hacı Bektaş, Bursa’da Geyikli Baba ve Abdal Musa, İstanbul’da Horoz Dede, Filibe’de Kıdemli Baba Sultan, Varna’da Akyazılı Baba, Babadağ’da Sarı Saltuk, Türk alemine dağılmış ve Kültepe’den aldıkları ateşi, sıcaklığı ve aydınlığı gittikleri yerlere saçmış Yesevî alperenlerinin büyüklerindendirler.
Hoca Ahmet Yesevî, 1166 yılında vefat ettikten sonra onun kabrini, Türk halkları ziyarete başlar. Ayrıca, Otrar’ın yok olmasından sonra artık Yesi, İpek Yolunun vazgeçilmez güzergahlarından birisi olur. Doğudan batıya, kuzeyden güneye giden kervanlar, hep Yesi üzerinden göçer.
Artık Yesi, eski Yesi değildir.
O Ulu Türkistan’ın koru, Türk– İslam medeniyetinin tohumudur.
Yesi Şehri, Kul Hoca Ahmet’e adını vermişse, bir müddet sonra Yesevî de, kendi namını şehre verecektir. Yaşadığı ve yattığı şehir de onun adıyla anılacaktır.
Artık Yesi’nin unvanları;
Şehr–i Şah–ı Türkistan’dır;
Şehr–i Mah–ı Türkistan’dır;
Ve Şehr–i Pir–i Türkistan’dır.
Şehrin adı, 15. asrın sonuna kadar hâlâ Yesi’dir. 16. asırda, yer yer Yesi’ye, Türkistan denilmeye başlanır ve 17. yüzyıla gelindiğinde artık bütün kaynaklarda Yesi’den, Türkistan diye bahsedilir.
Devrin pek çok aydını tarafından Türkistan; dönemin mamur şehirleri Semerkant’la, Buhara’yla mukayese edilir olur. Hatta Babür döneminde yaşayan Şair Şeybanî gibi bazıları için onlardan da yücedir:
“Evliyalar serveri ol Şah–i Türkistan imiş
Yeryüzüngü nuru tutgan Mah–i Türkistan imiş
Könlüme kel gir diyormen ol Semerkand arzulap
Bilmemişsen ey könül Dilhan–i Türkistan imiş.”

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: