Yesevî Türbesi

Yesevî Türbesi

Tan yeri ağarıyordu. Güneş arkamızdan ilk aydınlığını bozkıra yayarken, biz batı yönüne doğru seyir halinde idik. Henüz şehre dair hiç bir belirti görünmezken, muhteşem mimari yapı, göz alabildiğine uzayıp giden bozkırın ortasında, adeta stüdyoda tasarlanmışçasına tek başına, dimdik duruyor ve bakışlarımızı esir alıyordu. Arabayı kullanan Kazak şoför Ömürzak, şehre takriben, on beş kilometre yolumuz kaldığını söylüyor. Yaklaştıkça abide büyüyor ve ışıltısı artıyor. Etrafında çok katlı, şehrin yüksek binalarının görünmeye başladığı zaman, Türkistan şehrine girmeye artık beş kilometre yolumuz kalmıştı. Muhteşem abidenin, yer seçiminden dolayı kazandığı üstün bir özellikti bu. Daha sonraki yıllarda, şehrin yalnız Çimkent girişinden değil, diğer girişlerinden de aynı görünümün oluştuğunu, yaşayarak öğrenecektik.
Türbenin bu özelliği, şehrin bir dönem adına da yansıyan engebeli coğrafi yapısından kaynaklanıyor. Engebeli ifadesi, ilk bakışta, bölgede büyük çukurlar ve tepelerin varlığını çağrıştırabilir. Fakat burada, bozkırın ortasında, dokuz metrelik bir tepe dahi yöreye adını verebilecek kadar önemseniyor. Tarihi 2000 yıl öncesine kadar giden Türkistan şehri, ilk kurulduğunda Kültepe denilen dokuz metre yüksekliğinde bir tepe üzerinde yer almış. Ahmet Yesevî Türbesi ise, Kültepenin doruğundan 350 metre kuzeyde bulunuyor. Aradaki bu mesafede tepe 2–3 m alçalmış olsa, denilebilir ki; Yesevî Türbesinin, çevresinden 6–7 metre yüksekte kurulması ve 46,5 metreyi bulan kendi yüksekliği ile uzaklardan tek başına görünmesinin sebepleri ortaya çıkıyor.
Evliyalar Serverinin şehrine, güneşin ilk ışıklarıyla birlikte ulaşıyoruz. 1997 Mayıs ayının 17. sabahı, Türkistan’ın havasında insanın tenini okşayan bir serinlik var. Gece boyu süren yolculuğun verdiği tüm yorgunluğumuza rağmen, eski Türk töresine uyarak, her şeyden önce “şehrin sahibini” ziyaret etmeliyiz diye düşünüyoruz. Yoldaşım Ömürzak; bu tavra hiç yabancı değil; benden önce de pek çok Türkiyeliyi Türkistan’a getiren Ömürzak, onların da hiç bir yere uğramadan Yesevî Türbesine gittiklerini söylüyor.
Muhteşem mimari, yakınlaştıkça daha etkileyici hale geliyor. Şehrin içinde (iki kilometre), tek katlı evlerin arasındaki ana yolda gittikten sonra ilk kavşaktan sola dönüyoruz. Bir kaç yüz metre de bu istikamette gidiyoruz. Ömürzak arabayı, Türbenin taç kapılı, meşhur cephesinin tam karşısında durduruyor.
Geniş bir alanın ortasında Ahmet Yesevî Türbe’siyle karşı karşıyız. Vakur, dünyayı önemsemeyen, yalnız ama bu yalnızlığa da hiç aldırış etmeyen, kendisi başka bir dünya imişçesine duran insan yüzünün çizgileri var görünüşünde. Bulunduğumuz yerden taç kapıya üç yüz metreye yakın bir yol var. Daha sonra öğreniyorum ki, buradan itibaren her hangi bir binekle gitmeyi Kazak kardeşlerimiz, maneviyata saygısızlık sayıyorlar.
Yolun iki yanında, bel hizasında kesilerek şekillendirilmiş çit bitkileri, yeşil bir koridor oluşturuyor ve koridorun arkasında rengarenk güllerden kurulu gül bahçesi uzanıyor. Sabahın sessizliği her yere hakim. Gül bahçesinin içinde, yeşil koridorda yürüyerek muhteşem taç kapıya yaklaşıyoruz. Şimdi yalnızca bu anı yaşıyorum, öncesi yok gibi; hatta önceye ait yorgunluğum da sanki uçup gitti . Ortalama insan boyundan 25 kat daha büyük taç kapının önünde duruyor ve ziyaretimizi yapıyoruz. Bu an uzayıp gidebilir fakat Ömürzak’ın geri adımlarla yürüdüğünü görünce ben de ona uyarak geldiğimiz gibi çekiliyoruz. Gözlerimiz gül bahçesinde; keşke şu geniş alanın her yanı güllerle kaplansa diye içimden geçiriyor ve bunu hayal ederek, Türbenin her yanını zihnimde güllerle dolduruyorum. Sarı, kırmızı, pembe, bordo… gülün açabildiği her renkte yediveren gülleriyle dolu bir bahçe… Heyecanım artıyor.
Doğrusu, bu ilk ziyarette, mimarinin genel etkileyiciliğinin dışında bir özelliğini göremediğimi, buraya daha sonraki gelişlerimde fark edecektim. Bir Rus generaline atfen denilir ki; “Şark sırlarla doludur, hiçbir zaman ilk görüşte kendini teslim etmez.” Yesevî Türbesine her gelişimde öğrendiğim yeni şeyler, bu sözü hatırlatıyordu.

Abideyi Tanıdıkça
Yesevî Türbesi, Sovyet döneminde yapılan çevre düzenlemeleri ile adeta şehirden koparılmışçasına, ayrı bir bölgede bulunuyor. Kendine en yakın şehir binalarına uzaklığı 500 metre civarında. Türbenin güney ve doğu cepheleri şehre bakıyor. Ancak bu arada da ağaçlandırma ve yol çalışmaları eksik olduğundan hem şehir hem de türbe dokusunda kopukluk meydana geliyor. 1975 yılında Kültepe ve eski Yesi yerleşim bölgesinden 65 hektarlık bir bölge koruma altına alınmış ve bu geniş alan Türbe sahası olarak tahsis edilmiş. Türbe çevresinde yapılan düzenleme faaliyetleri ile, bilinçli veya bilinçsiz olarak, bu geniş alanda bulunan Osmanlı usulü hamamdan ahşap yapılara kadar pek çok kıymetli eser yok edilmiş ve muhteşem abide çevresindeki boşlukta yalnız bırakılmış. Bugün bu alanda Türbenin hemen önünde, büyük türbenin türbedarı gibi duran Büyük Türk Bilgini ve Hakanı Ulubek’in kızı Rabia Sultan Begüm Türbesi ve onun yanına iliştirilivermiş, iğreti görünüşlü, gelen ziyaretçilere bilet satışının yapıldığı küçük bir kulübe duruyor. Bu küçücük kulübenin içinde, her zaman çoğu kadınlardan oluşan üç dört kişiden az insan bulunmaz. Bilet satışının yanında, Kazakça dinî yayınları, tespih ve kartpostal gibi bazı hatıra eşyaları da buradan temin etmek mümkün.
Külliyenin en önemli tarihi bölümlerinden birisi olan, Ahmet Yesevî’nin 63 yaşında yer altına girdiği çilehane, Kültepe’nin zirvesine yakın bir yamaçta durur. Bu yamacın hemen altında ise çevresi ile irtibatları koparıldığı için burada bulunuşu özel dikkatle fark edilebilen külliye binalarından birisi bulunur.
Türbenin kabirhane bölümünün bulunduğu kuzey cephesinin duvarına elli metre kadar uzakta, duvarlarının yarısı yere gömülü küçük bir mescit ile sonradan yapılan idare binaları geniş alanın içine düzensizce serpiştirilmiş bir halde dururlar.
Ayrıca, yine türbenin kuzeyinde, sonradan yapılan bir hediyelik eşya mağaza binası, içlerinde dervişlerin hücrelerinin bulunduğu kalın ve yüksek bahçe duvarı kalıntıları bulunmakta.
Türbeye dışarıdan bakıldığında yeşile çalan yumuşak bir mavi renk gözleri okşar. Yüksek duvarların, yerden bir adam boyu mesafesi dışında kalan kısımları, bu turkuvaz rengi hakim kılan çinilerle kaplanmış. Çiniler, ehli olmayana kendini teslim etmeyen süslemelerle dolu. Pek çokları gibi ben de bunları, sadece çinilere işlenmiş desenler olarak görüyordum ta ki, Prof. Dr Şahin Uçar Hocayla türbeyi gezene kadar. O gün , Kültepe’nin üzerinden durup türbeye bakarken Hoca; “kufi yazılar ne güzel yerleştirilmiş” diyerek bir bir okumaya başladı. Benim yalnızca çini deseni olarak gördüğüm şekiller, meğer “Allah, Muhammet, Ali…” kelimelerinin, kufi yazı tekniği ile yazılmış halleri değil miymiş? Daha sonraki ziyaretlerde ben de, bu yazıları beraber geldiğimiz arkadaşlara tanıttım. Her biri, en az benim kadar hayrete düşüyordu.
Ayrıca her cephede, kufi yazılarla beraber değişik dönemlerde Türk grupları tarafından kullanılan tamga şekilleri vardı. Görenleri en çok şaşırtan ise gamalı haç şeklindeki Türk tamgası oluyordu. Neden bu tamgaların seçildiğini tam olarak henüz bilen yok ama bir görüş, bunların türbenin yapıldığı dönemde Türkistan civarında yaşayan Türk boylarının sembolleri olabileceğini ileri sürmekte.

Yorum Yap »

You must be logged in to post a comment.

error: Content is protected !!