Zengin İçerikli Mesajlar

Zengin içerikli mesajlar

Zaman daraldıkça mesajların içeriği de zenginleşecekti. Demirel, “Güniz Sokağa sığmam!” uyarısını anlamayanlar için hayli açmış “Güniz Sokağa inersem analarından doğduklarına pişman ederim!” şeklinde tehdidin boyutunu argo destekli genişletilebilecek kadar genişletmişti.
Son demlerde basın da, “tarafsızlık!” ilkesini uygulamada her zaman istisnaî konumda gördükleri Demirel için tüm hatlarıyla hücuma kalkmıştı. Kelli felli kalemşörler, “Bir dönem daha Baba” için köşelerinde dudak uçuklatan taklalar atıyorlardı:
“Demirel, hem dış politikada, hem de içerde kritik konularda denge ve istikrarın önemli aktörlerinden biri haline geldi”
“İstikrar noktasından bakılınca, Demirel’in şahsına tepki duyanlar için bile, 5 + 5 formülünün kabul edilmesi gerekiyor.”
“İstikrarı kurumsal temele oturtuncaya kadar, Sn. Demirel en iyi seçenek.”
“Türkiye’yi en kritik bir aşamada yeteneksiz ve silik bir cumhurbaşkanına mahkûm etmek tarihî hata olur.”
“İstikrarı sağlayan direklerden birini çekmeye kalkıştığınız anda domino teorisi yürürlüğe girer”
Bu satırların yazarlarına göre, “Demirel=istikrar”dı. Demirel, Türkiye kubbesinin üzerine oturtulduğu bir fil ayağıydı sanki. O olmazsa kubbenin yıkılması kaçınılmazdı.
Ancak, Baba’nın istikrarla özdeşleştirilmesi yeterli değildi. Kesin sonuç alınması için bir takım çözüm önerileri sıralamak gerekiyordu! Bu önerilerin başında açık oy kullanmak geliyordu.
Ortakların fireye karşı buldukları taktikle, kabul anlamındaki beyaz oy zarfa konulacak, diğer iki pul görevliye teslim edilecekti. Bu uygulama da, grup başkanvekilleri aracılığıyla denetlenecekti.
Bu buluş, anayasaya aykırıydı… Uygulama nasıl olacak ve bu durum kamuoyuna nasıl izah edilecekti? “Bu sorulara cevap bulunursa sorun yok” anlamına gelecek görüşler de beyan edenler vardı:
“Milletvekillerinden kırmızı oy pusulalarını geri istemek söz konusu. Ancak Anayasa’yla bağdaşmayan bu yöntemin nasıl uygulanacağı ve kamuoyuna nasıl izah edileceği gri bölgede…”
Neyse ki, doğru bildiğini çekinmeden söyleyen kalem erbabı da yok değildi. “Hükûmet artık enerjisini Çankaya’ya makul bir aday üzerinde yoğunlaştırmalı” tavsiyesi verenler olduğu gibi Ecevit’i uyaranlar da çıkıyordu:
“Lider olmanın sorumluluğu olayları önceden görebilmektir.”
Ecevit’in “açık oy” fikri ise, kıyasıya eleştirildi. Açık oy önerisini “abesle iştigal” ve “uzattıkça üşüttük” şeklinde değerlendirenler olduğu gibi konuya alaycı yorumlar getirenler de dikkat çekti:
“Oldu olacak seçimleri kaydı hayat şartıyla yapalım veya padişahlığa dönelim, ne dersiniz?”
Tabiî, “Siz Meclis’teki en hayatî, en önemli kararların neden gizli oylamayla alındığını sanıyorsunuz beyler?” şeklinde hatırlatmada bulunanların yanı sıra, “Demokrat olabilmek için gizli oya ihtiyaç duyanlar demokrasinin gelişmesine ne gibi bir katkıda bulunabilirler ki?” diye sorgulayanlar ve “Gereği yapılmalı, Demirel defteri kapanmalı” ve Süleyman Bey’e bugüne kadar ki hizmetlerinden dolayı bir plaket verilmeli görüşünü benimseyenler de vardı.
Değişik fikirlerin ardı ardına sökün ettiği bir ortamda hafızaların tazelenmesi de kaçınılmazdı. Eski defterler açılıp arşivler tarandı. Ancak ne yapılırsa yapısın uzatmalar bir türlü avantaja dönüştürülemedi.
Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel, 23 ocak 1973 günü, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın süresini iki yıl uzatmayı teklif eden devrin başbakanı Ferit Melen’e şöyle cevap vermişti:
“Bizim Sunay’ın şahsıyla bir meselemiz yoktur. Mesele kaide ve ilke meselesidir. (…) Sunay’ın süresinin uzatılması mümkün değildir. Biz böyle bir şeye karşı çıkarız. Hepimiz bugün varız, yarın yokuz, ama devlet var. Var olmaya devam edecek olan biz değil, devlettir. Devlete kötü gelenekler kazandıramayız. Bir defa bu yol açıldı mı, oraya oturan kalkmaz. Türkiye bir cumhurbaşkanı seçemeyecek mi? İki sene sonra seçemeyecek mi? Üç sene sonra seçemeyecek mi? Yani uzattık… O zamana kadar cumhurbaşkanı anasından doğup büyüyecek mi? Devlete baş olmaya layık olan kimse, kim ise onu bugün seçeriz.”
Ne yapılırsa yapılsın olmuyor, olmuyor, olmuyordu…

*
**
5 Nisan günü, ekilenlerin biçileceği an gelip çatmıştı artık. 29 Şubat’ta olmayan bugün olabilir miydi? Baba’nın ikinci kez seçilmesinin yolu açılabilir miydi? Yoksa “Brütüsler üreten bir Sezar” olmuştu da, hançerlenmenin verdiği acıyı ve hüznü çekmekten başka elinden bir şey gelmeyecek miydi? Önceden haber verilmiş bir intihar öyküsünün baş aktörü olmayı kendisi mi arzulamış, bile bile lades mi demişti? Bunca uğraştan sonra makus talihi, “dorukta ölememek” mi olacaktı? Bütün bu soruların ve cevapların ne önemi vardı artık…
Kader ağlarını örüyor, Baba gerildikçe geriliyordu… Hesap günü geldiği gibi, hesap saati de gelip çatmıştı. Saat 13:00’te TBMM Başkanı Yıldırım Akbulut önündeki küçük çana dokunduğunda, son yılların en kritik oturumlarından biri başlayacaktı. Aranan 367’ydi. Hep bol sıfırlı rakamlarla oynamayı alışkanlık haline getirmiş Baba’yla rakamlar da dalga geçiyordu sanki. Aranan milyar, trilyon değildi de üç basamaklı “367”ydi sadece.
İlginçtir, tarihî oylamaya dakikalar kala, kader, ne haller açıyordu Baba’nın başına. Gerçekten Brütüsler yetiştirmişti. Düşmanları ise, en zor anında yardımlarını esirgemiyorlardı. Kızı gibi gördüğü Tansu Çiller’le, oğlu gibi benimsediği Mesut Yılmaz’ı ellerinde hançer, arkasından saldırmaya hazır halleriyle gözünün önünde canlandırıyor ve bu manzarayı gayet normal karşılıyordu. Aynı şekilde, DSP ve MHP’nin zeytin dalından da öte gül demeti sunmalarını hiç yadırgamıyordu. Hele DSP’nin hakkı yenir gibi değildi. Necmettin Hoca ise hep aynıydı. Hüsamettin Özkan, FP’yi ikna için oylamadan bir gün önce girişimde bulunmuş ancak başarılı olamamıştı. Baba’nın danışmanları, eski milletvekilleri Ekrem Ceyhun ve Vefa Tanır’ın ziyaret ettiği Necmettin Erbakan, FP lideri Kutan ve 69’uncu maddeye bu şekliyle oy verilmesinden yana olan Oğuzhan Asiltürk’le görüşerek ‘Sakın taviz vermeyin’ uyarısında bulunmuştu. Tam final anı Kutan da tutumunu sertleştirmişti.
Bekleyip görmekten başka yapacak bir şey yoktu artık.

Yorum Yap »

You must be logged in to post a comment.

error: Content is protected !!