Ahmet Saip Meselesi’nin İç Yüzü Ne İdi?

Ahmet Saip Meselesi’nin İç Yüzü Ne İdi?

 

İshak Sükutî Bey, Ahmet Saip Bey’i mevzuuna değinerek şunları yazıyordu:

“Sizin Ahmet Saib ile muhaberede bulunduğunuzu kimsenin bana söylemesine hacet yok. Geçen sene iptidalarında kendisi Mısır’da kahvede otururken Hoca Kadri’nin vesair birtakım Türklerin huzurunda Ahmet Rıza Bey ile ve sizinle muhabere ettiğini kendi ağzından kaçırmış. Orada bulunan arkadaşlardan birisi buna bana yazmıştı. Rıza Bey ile muhabere etmesi bertaraf, sizinle muhabere etmesinin tabii Paris muhabirliği üzerinize yükletmek maksadına müstenit olacağını düşünüp bulmak için büyük bir zekaya ihtiyaç olmayacağını zannederim. Halbuki Paris’te hiçbir Türk yoktur ki Ahmet Saib ile muhabere etsin. Hal ve keyfiyet bu merkezde iken herkes sizi onun Paris muhabiri zannederse bir kabahat mi işlemiş olur?

Ahmet Saib kahvehanenin ortasında yaşına bakmayıp göbek atarak: İshak Sükutî ölüyormuş bana Paris muhabirim yazdı!” diye şenlik yapmaya kalkışırsa bunu yazanın kim olduğunu uzun uzadıya düşünmeğe hacet kalır mı? Bunu bir daha muhakeme etmek, acaba O mudur değil midir demek en büyük hakimin hatırına gelir mi? Bunu senden istifsar edecek olursam neden ahlaksız olmam icap ediyor? Yoksa hakikati araştırmaya çalışanların ahlaksız olduklarına dair yeni bir hakikat mi keşfolundu?

Azizim, herkes miktarına doğru söyler. Fakat ben umuma ait olduğu için zarar iras edecek doğruyu söylemenin aleyhindeyim. Benim mesleğim budur. Ama sizin mesleğe göre bu adilikmiş ne yapayım!

Bir de bazı doğru sözler vardır ki bunları kabil değil ben söyleyemem. Bin kere hakikat olduğunu bilsem yine söyleyemem. Mesela sizlerin “Mağmumi hakkında söylediklerinizi” ben o sırada söyleyemem. Çünkü rikkatim manidir.

Nazım, bir de sen ne ham fikirler taşıyorsun? Sen hala Mağmuminin, bilmem kimin yaşarlarsa millet tarafından mücazat göreceklerine mi inanıyorsun? Eyvah! Halbuki onlar herkesten ziyade aziz olacaklardır. Kalemleri sayesinde millet nezdinde gayet iyi bir nam bırakacaklardır. Bugün İstanbul’da hürriyet-i matbuat olsun (çok değil, mehma emken), Mağmuminin yazacağı en adi şeyler Ahmet Mithat’ın eserleri gibi yağma edilecektir. Ben vilayetlerin ahvalini, milletin edebiyatça hangi cihete meylettiğini bilirim. Mağmumi tam Türklerin ruhunu okşayacak surette kalem sallar, Millet kalkıp ta Paris’te şöyle olmuş böyle olmuş diye düşünmez bile!

İşte Ahmet Saib meselesi bundan ibarettir. Ben bunu size çoktan beri yazacaktım. Muhabereyi kestiğiniz için yazamadım.

İşte şimdi anladım ki o muhabere meselesi bu kağıttan ibaret imiş veyahut Ahmet Saip’in hani benim de Paris’te adamlar var gibi çocukça bir iftiharından başka bir şey değilmiş. Bu adam hakikaten çocuktur da. Cüz’i bir şeyden çocuklar gibi memnun olur. Gayet garip tabiatli bir adamdır.

Bir de benim için “işte senin nihayeti olmayan merakını teskin için şu müsveddeyi gönderiyorum!” diye yazıyorsun. A azizim, benim sizin işlere ait bir merakım yoktur ki! Olmadığını efalim de tastik eder. Nenizi tecessüs edeceğim? Ben kendi derdile uğraşan, dünyadan el çekmiş bir adamım. Fakat bir takım adamlar hala hiddetlerinden çatlamak derecesindedirler. Bunların hiddetini teskin etmek ne ile olur? Ölümle değil mi? İşte o kadar.

Dünyada intikamın manası nedir, sana soruyorum? Mutlak mahvetmek değil mi? Ya bir adamın namusun mahvetmek, ya haysiyetini veyahut memuriyetini, hasılı mutlaka işin içinde bir mahvetmek vardır. Öyle ise rovelver bahsine gülüşün haksızdır. Madem ki intikamın neticesi mahvdır, mahv ise ölüm demektir, o halde intikamın neticesi de ölümdür. Şimdi hal böyle olunca ölmeyi ehemmiyetsiz addedenle etmeyen arasında katil vukubulduğu dakikada bir fark yoktur azizim.

Bir de ben size ne yazdım? “Siz Ahmet Saip’e Sükutî ağır hastadır diye yazmışsınız veyahut “Ahmet Saib Bey’e kahvehaneye giderek göbek atıp Sükutî gidiyormuş, memnun olalım” gibi harekette bulunmayı Ahmet Saip’e siz öğrettiniz dedim mi? Yazmadımsa bu ölümle intikam bahsini nereden bulup çıkardınız? İnsaf ediniz: Haydi farzedelim ki siz Onun muhabiri bile olunuz, öyle bir cümle yazmanızdan bir suiniyet çıkarılabilir mi? Bunu herkes arkadaşına göndereceği bir mektuba yazabilir. Buna o kadar hiddet edip beni Türk mesavii ahlakının mücessem bir nümunesi olarak göstermeğe kalkışmana hayret etmemek elimden gelmedi Var ol Nazım. Cidden kalbim kırıldı, işte bu kadar.”

Fransız müşteriklerinden Ernest Renan öleli on sene olmuştu. O’nun Hazreti İsa’nın hayatına ve Elsine-i Samiyeye dair yazdığı eserler o devirde çok mevzuubahsoluyordu. Dr. Nazım Bey’in son mektubunda Renan’ın bu eserlerine dair yazdığı bir mütalaa ve Ahmet Mithat Bey’in Renan’a verdiği bir cevap hakkında Dr. İshak Sükutî Bey diyordu ki:

“Renan şimdiki Hristiyanlığı terzil etti. Çünkü bu Hristiyanlık hakikaten Çinliler gibi putperestlikten ibarettir. Hiç farkı yoktur.

Fakat Renan’ın eserleri dikkatle okunursa görülür ki O, Hıristiyanlığın başlangıcını yüksek buluyor ve İsa’ya bir büyüklük isnat etmekten kendini alamıyor. İsa’yı büyük görüyor, halbuki onun en ziyade İbrani ve Fenike lisanlarında ihtisası vardı. Yani Elsine-i Samiye alimlerinden idi. Öyle olduğu halde İbranilerin en kıymettar eseri olan Josephus tarihinde İsa’nın ismi bile geçmediğini, İsa’nın şüpheli bir adam olduğunu zikretmek bile istemiyor.

Renan vakıa Hıristiyanlığa karşı kılıç salladı. Fakat hal-i hazırdaki İslâmiyete de sathi bir nazarla öyle bir balgam attı ki Tuna Nehrinde yıkamağa kalkışsak bile yine temizleyemeyeceğiz. Çünkü temizlik için Renan derecesinde yıkayıcılar lazım. Onlar ise bu gidişle Türkiye’de yetişemeyecek!

Ahmet Mitat Renan’a cevap vermek istedi. Fakat o Renan’a cevap vermek iktidarını haiz değildir, çünkü şarlatandır, malumatı yoktur. Renan kim, Ahmet Mitat kim? Ona cevap verebilecek bir adam ancak bir Cemalettin Afgani merhum olabilirdi. Bak o bir cevap yazmış olsaydı, o zaman Renan derakap kağıdı, kalemi alır, Cemalettin Afgani’ye karşı bir cevap verirdi. Neden? Çünkü yazılan şeyler, bir ilim, bir ruh, bir fikir, bir zeka korurdu. Bunlar Renan’ı cevap vermeğe mecbur ederdi. Yoksa Ahmet Mitat gibilere cevap olmak üzere “daha fikrimi anlayamamış” der geçer. Bu ne tahkirdir. Ona fikrimi anlamadan cevap yazmaya kalkışıyorsun, demek! Fakat Ahmet Mitat utanmaz!

Hastalıktan zihnim perişan, fazla yazamıyorum. Bu bahis çok mütelaa ister. Ah bir sene evvel bu mübahaseye başlamış olsa idik ve her ikimiz de ciddi tetebbü ederek ben de İslâmiyete ait kitaplar celp ederek muhabereye koydursa idik, o zaman alemin gözönüne konulabilecek faydalı bir mektup koleksiyonu vücuda gelir ve okuyanlar da müstefit olurlardı. Fakat ben şimdi hastayım, zihnim perişan, beş dakika bile bir şey okuyamıyorum. Okumağa devam edecek olursam anlamamaya başlıyorum. Onun için ciğerim sızlıyor. Hasta olmasa idim, o zaman ibarelere de dikkat ederdim. Millet için faydalı bir eser vücut bulurdu. Aynı zamanda herkesin kulağı da böyle dini tenkitlere alışmış olurdu. Aman yine müteessir oldum…

Mısır’a yazdığım mektubun müsveddesini leffen iade ediyorum. Rica ederim, benim, hakkınızda tecessüslerim falan yoktur. Eğer öyle bir şey hissederseniz, yazınız da ıslahı hale gayret edeyim.

Mektubunda bir de milletten bahsediyorsun. Millete gelince onu da sana anlatayım: İstanbul’da birkaç kişi vardır ki istikbalin en güzide ümerasını teşkil edecek, hürriyet devrinde bunlardan alim, bunlardan faal, bunlardan ahlaklı adam millet içinde bulunmayacak, millet bunları mecburen en büyük memuriyetlerde kullanacaktır.

İşte bu gibi zevat samimiyet-i sematın Doktor Abdullah Cevdet’te birkaç mektuplarını gördüm. O zevat mektuplarında evvela Abdülhamid’e sövüp sayıyorlar, ahlaksızlıklarını yazıyorlar. Sonra o berbat mesleği terkettiğinden ve maaşı kabul eylediğinden dolayı Abdullah Cevdet’i tebrik ediyorlar. İlme çalışın diyorlar, laklakıyat ile iş bitmiyor, büyüklük, millete hizmet her şeyi bilmekle kaimdir, şayan-ı tebriksin, diyorlar şimdi bunların Cevdet’e emniyetleri olmasa, Hamid’e karşı o küfürleri savurmazlar. Demek ki bu tebrik vicdanı… İşte millet!.”

Bir cevap yazın

error: Content is protected !!