Jön Türkler Arasında Büyük Bir Polemik

Jön Türkler Arasında Büyük Bir Polemik

 

Paris ile Cenevre arasında hasıl olan zıddiyetler en ziyade Ahmet Rıza Bey’in şahsı etrafında dönerdi. Bir gün Cenevre Heyet-i Rıza Bey aleyhine bir mazbata tanzim eder ve bundan “Meşveret” gazetesinde çıkan bir iki fıkranın hissiyat-ı Osmaniye’yi rencide ettiği iddia olunurdu. Ertesi günü Ahmet Rıza Bey’in bir vazife ile herhangi bir işe gitmesi mevzubahis olsa, onun Genç Türkleri temsil edemeyeceği ileri sürülürdü.

Öyle zamanlar gelirdi ki bir cemiyet için en ziyade korkulan şey cemiyet işlerine şahsiyet ve şahsi arzuların ve fikirlerin karışması, başlamış gibi görünüyordu. Bu hallerin, ne kadar muzır ve fena olduğu ve umumi menafi üzerine tesis olunan her nevi içtimaların temelini yiyip yıkılmasına sebep olan bir kuvvet teşkil ettiği görülemiyordu. Umumun menafiine taalluk eden meselelerde şahsi cihetlerin meydana çıkarılması, terakkinin alenen aleyhinde bulunmak demekti.

O zamanlarda Londra’da bulunan Türk gençlerinden bir zat Paris’te Doktor Nazım Bey’e yazdığı bir mektubunda diyordu ki:

“Şahsi cihetleri meydana çıkarmaktan umumi bir fayda hasıl olamaz. Bu, ahlaki ifsat eden bir tabiattır. Zaman ile insan öyle muzık bir daire içinde dolaşmağa başlarken ancak civarındakilerin kaşını, gözünü, başı giydiğini, etvarındaki tenevvü-ü tenkit edebilecek kadar durbinlik gösterir. Biz de akilane bir temkin ile “neme lazım kendi işine bak” derler. Böyle bir tabir işsiz gevezeler hakkında musip iken ekseriyetle, yanlış olarak, vazifesini yapan adam hakkında kullanılır.”

Ahmet Rıza Bey’i hiç sevmiyenlerden birisi de Rahmi Bey’di. Rahmi Bey tahsil için Avrupa’ya kaçmıştı. Bir müddet Paris’te kalmış, ondan sonra Cenevre’ye gitmişti. Oradan sık sık Doktor Nazım Bey’le mektuplaşıyordu. Ahmet Rıza Bey’in cemiyet’e reis olması ve cemiyeti La Haye’de temsil etmesi hakkında Mısır’daki İttihat ve Terakki şubesinden gelen bir tekliften bahseden Doktor Nazıma Rahmi Bey tarafından verilen cevapta deniliyordu ki:

“Mektubunda bir cümle beni kızdırdı. Birader, sana yüz kere, bin kere tekrar ettim ki Rıza reis olacak adam değil! Mevcutların hepsinden iyidir, kimse onunla rekabet edemez. Bunları tasdik ederim, fakat Rıza da bu cemiyet’e riyaset edemez. Binaenaleyh Cemiyet umuru Rıza’nın uhdesine bırakılmalıdır sözü fazla, daha doğrusu hakikate pek uzak bir sözdür. Mektubunu biraz tenkit etmek istiyorum.

Evvela şunu söyliyeyim ki bir insan iyi bellediği bir adama hakiki kıymetinden ziyade bir kıymet verir ve onun lehine ne söylenirse memnuniyetle dinler ve senin gibi onun şöhretine de hizmet eder. Fakat senin derecene varmış ne demek olduğunu anlayamadım. Mektubunun üçüncü sayfasını birisi okusa da bunları Nazım yazmış dese, kabil değil beni inandıramazdı.

A birader, Ahmet Rıza’yı methederken tecennün edeceğini düşünerek endişeye düşmeğe başladım. Bilmem bizim Türklükten mi, neden? Tabiatımizde, harekatımızda, sözlerimizde ifrat ile tefritten başka bir şey görülmüyor. Mektubunda diyorsun ki: “Rıza türkçe meşvereti çıkarmağa ve Cemiyet’in merkezini Paris göstermeğe başlarsa, hangi tarafa meyil daha ziyade olur?”

Arkadaş, Rıza, Meşvereti çıkarabilir. Kimse iddia edemez ki Rıza’nın Meşvereti tatil etmesi Cenevre’dekilerini bir cem ile veyahut menafi-i umumiyeye bir hizmet içindi. Rıza muktedir olsa idi, tabii Meşverete devam ederdi. Fakat Rıza, Paris’i Cemiyet’in merkezi olarak gösteremez. Çünkü Cenevre ile münasebatta bulunanların cümlesi işin hakikatini bilmiş olacakları için tabii Rıza’ya inanmayacaklar ve aksini işaa edeceklerdir. Binaenaleyh bugün Rıza’ya ne dereceye kadar meyil varsa, yine ondan ibaret kalacak ve artamayacaktır.

Rıza bu yolu tutsa idi, o vakit Cenevre’dekilere itimadı kalmamış derdim, diyorsun. Evvela Rıza bu yolu tutamaz, çünkü Rizanın arzusu şöhretperestanesine dokunur. Rıza pek ala düşünebilir ki o bu yolu tutarsa buradakiler de başka bir yol tutmağa mecbur kalırlar. Saniyen, Rıza’nın buradakilere itimadı olmadığını sen kendi ağzınla bana söylemiştin. Bu kadar unutkan olma!

Yine mektubunda diyorsun ki: “Mısır’dan Rizaya bir mektup geldi. Bu mektubu gönderen oradaki şube efrad-ı biz sizi Mısır şubesi namına La Hey konferansına memur ediyoruz. Nakdi muavenette bulunmak istiyoruz ne dersiniz? diyorlar. Bundan başka Cami-i Ezhere toplanacak ülemanın vekaletini de teklif ediyorlar. Bunlar hep teveccüh ifadesidir.” Doğrusu ya Nazım, bu sözlerini okurken ya fevkalade hamakatine veyahut tarafgirliğine hükmetmek lazım geliyor. Halbuki bu iki sıfattan hiç birisile seni tavsif etmeğe vicdanım razı olmuyor. A saf dil Nazım’cığım!”

“En namuslu tanınmış adamların nazar-ı teveccühünden mahrum kalmağı, bir takım denilerin hükmü teveccühüne nail olmağa tercih etmeyecek hiçbir akıllığı adam tasavvur edemem. Mısır şubesi diyorsun, bu şubenin maderi, metbuu neresi olduğunu düşünmüyor musun? Mısır şubesi bugüne kadar Rıza ile hiçbir münasebette bulunmazken bugün neden bu derece teveccüh emaresi (!) gösteriyor? Mısır şubesinin hali gerek sence, gerekse Ahmet Rıza’ca malum olduğu halde o gibi hainlerin Ahmet Rıza’ya koltuk veren sözlerini sen bir taraftan, Ahmet Rıza bir taraftan – hemdesti vifak olarak Rıza’ya olan teveccüh-ü ammeyi (!) ilan zımnında ötede beride işaa etmenizi hiç anlayamadım.

İnsan Ahmet Rıza’nın şahsına mı hizmet etmeli, yoksa bitarafane vatanın ihtiyaçlarını mı düşünmeli? Mısır şubesinin ve Ahmet Rıza’nın indinde ne menfur olan dolandırıcılık ve hatta cemiyet namından istifade ederek dolandırıcılık yolunu tutmuş olan kimselerin elinde değil mi? Onların israfları hesabı aşmış, Cemiyet’in matbaası Salih namında bir uşak bozmasile Kadri Hoca isminde bir katırın dest-i iğtisabına geçmiş cemiyetten matbaanın nevakısını ikmal ve gazetenin hayatını idame için binlerce frank celbedilmiş, Sultan Hamid’den para alınarak ve o paraları ceplere atılarak cemiyet’e hiç haber vermeksizin gazete muvakkat bir müddet için tatil edilmiş, bu edebsizlikler bin türlü yalanlarla kapatılmış değil mi? Bunları yapan, bu hainlikleri irtikap eden ve gazetenin matbaası önüne keyfe mayeşa Matbaat’ül osmaniye)levhasını asan Salih ile Kadri Hoca namlarındaki şahısların Mısır şubesini teşkil etmekte oldukları sence ve Rıza’ca malum iken nasıl oluyor da bunların bu zamanda size yazdığı mektubun ne maksatla yazılmış olduğunu hem sen, hem Rıza anlamayacak kadar aptallık gösteriyorsunuz? Nasıl oluyor da mektubu Rıza’ya karşı bir teveccüh emaresi (!) makamında ilana başlıyorsunuz?

Of, Nazım! Canım sıkılıyor, keşke bunu bana yazmasa idin! Tunalı Hilmi’nin Mısır’a cemiyet tarafından ne maksatla gönderilmiş olduğunu, Salih ve Abdullah Hocanın[1] gerek Hilmiye ve gerek Cenevre’ye karşı almış olduğu tavır ve hareketin neden ibaret bulundğunu hem sen, ve hem Rıza pekala biliyordunuz. Bildiklerinizi bundan ibaret bile olsa idi, ilerisini düşünmek kafi gelmez miydi?

Nazım, bu gibi hareketlere malik olan bir adamın, yani Ahmet Rıza’nın yegane emeli ne olduğunu kime istersen sor. Rıza’ya şöhret hırsı mı istinat ettiğini, yoksa halisane bir arzu mu atfedildiğini o zaman anlarsın. Bunları kendin anlamayacak kadar tarafgirlik duyuyorsan, o zaman bitaraf bir adama sorup aldandığını anla!

Trablus’tan kaçmağa muvaffak olan Hamid Bey isminde birisi Cenevre’ye geldi. Trablus’tan çıkalı beş ay olmuş ve bu müddeti de Mısır’da geçirmiş. Mısır şubesi (!) ef’al ve harekatını bu zattan dinleseydin, o zaman Salih ile Kadri Hocayı daha iyi anlardın. Salih matbaanın ve gazetenin sahibi, Kadri Hoca ile Salih’in yanında aylıklı bir muharrir imiş. Orada bulunan diğer bir iki Türk’te boğaz tokluğuna sabahtan akşama kadar matbaa makinesi çeviren birer beygir vazifesini görüyormuş.

Salih, cemiyet namına iane toplar, bir takım risaleleri ve kitapları ücret mükabilinde basar, beş para masraf yapmaz, paranın hepsini cebine atarmış. Bu edepsizliğe de kanaat etmeyerek Sultan Hamid ile pazarlığa girişip aldığı yüz lira mukabilinde gazeteyi iki ay müddetle tatil etmiş. Bu yaptıkları elvermiyormuş gibi Salih bir takım Türkleri cemiyet tarafından gönderiliyormuş gibi göstererek İstanbul’a yolluyormuş, onlara memuriyet verdiriyormuş ve Jön Türk diye İstanbul’a sattığı adamlardan para alıyormuş.

Doğrusu böyle adamların teveccühüne layık olmakla iftihar eden Ahmet Rıza’yı ben de alkışlarım. Her ne kadar Ahmet Rıza, Salih’in bütün bu edebsizliklerini bilmezse de yukarıda yazdıklarımı bilirdi ya! Hüsn-ü niyet sahibi Ahmet Rıza’ya bu hususta ufak bir malumat kafi değil miydi?

Ben Ahmet Rıza’yı yumurta yumurtlamakta olan bir tavuğa benzetiyorum. Şöhret hırsile onun… yırtıldığı için ötede beride bağırıyormuş. Fakat horoza ne olmuş ki hiçbir şeyi yok iken o da tavukla beraber bağırıyor?

Ne ise! Şurasını da söyliyelim ki mektubumu teklifli bir adama karşı yazmadığım için kalemimin ucuna gelen sözleri düşünmeyerek karaladım. Ağır bir şey söylemişsem, tabii darılmazsın.”

 


[1] Merhum Doktor Abdullah Cevdet Bey.

Bir cevap yazın

error: Content is protected !!