Müzakere Diye İzam Edilen Mesele

Müzakere Diye İzam Edilen Mesele

İşte müzakere diye izam edilen mesele bundan ibaretti, maksadımız Türkiye’deki arkadaşlarımızın hapishanelerden, zindanlardan kurtulmaları için bir çere bulmaktı. Bizim Abdülhamid’den para alacağımız meselesini de kim ortaya çıkardı? Ahmet Rıza Bey merak buyurmasınlar, Serhafiye Ahmet Celalettin paşa vakasında yüzlerce, hatta binlerce lirayı dercep edenler bulunduğu halde fakir İshak Sükutî’nin cebine beş para bile girmedi. Şimdi ise Sefir Münir paşadan para almağa tenezzül etmez.

Bir de mektubunuzda Ahmet Rıza Bey’in Cenevre’dekilere emniyetleri kalmadığından bahsediyorsunuz. Rıza Bey bunlar yine matbaayı satarlar” diye merak ediyormuş. Onun bu sözlerine doğrusu çok kırıldım. Biz İstanbul’da iken Ahmet Rıza Bey bizi henüz tanımadığı halde itimadını bizden esirgemezdi. İttihat ve Terakki Cemiyeti, Murat Bey hadisesi üzerine batmak derecesine gelmişken onu biz kurtardığımız için mi Ahmet Rıza Bey’in teveccühü bizden zail oldu? Bizim para alacağımızı ve aldığımıza, dair havadisler neşreden kimseler cidden yalancıdırlar.

Hakiki maksatlarımızın ne olduğunu soruyorsunuz. Bunu size açıktan açığa söyleyelim: Benim maksadım şimdilik mahpusların kurtarmaktır. Biz Paris ve Cenevre bulvarlarında gezip dururken onlar Trablusgarp, Edirne ve Fizan zindanlarında ölüme mahkum bulunuyorlar. Vicdan ehli olup ta bunların haline acımamak mümkün değildir. Bunları kurtarmak için her kim tarafından bir teklif vaki olursa, gazetemizin lisanını değiştirmeğe razıyım.

Ama siz buna razı olmayabilirsiniz. O zaman mes’uliyet benden gitmiş olur, hiç olmazsa vicdanım rahat eder. Siz de hattı hareketinizi ona göre tayin etmiş olursunuz. Yani ya mahpusları kurtardığım için beni tebrik edersiniz veyahut gazetenin bir ay kadar lisanını tadil ettiğimden dolayı beni Abdülhamid’den para koparmış olmakla itham ve “Sükutî Abdülhamid’den para dolandırdı” diye Meşveret Gazetesinde beni teşhir edersiniz.

Ama ben para dolandırmamışım. Zararı yok, bu zamanlarda yekdiğerimizi lekelemek artık moda haline girdi. İşitilen şeylerin ancak binde birisi doğrudur. Cemiyet’in on paraya bile ihtiyacı yoktur. Biz yine geldiğimiz gibi cemiyetten ayda yüz frank alıyoruz. Bu kadar meşakatlere mukabil kardeşlerimizin takdirine mazhar olacağımız yerde onlar tarafından tezyif ediliyoruz. Herhalde “Osmanlı” Gazetesi’nin talil edilmeyeceğine emin olabilirsiniz.”

Yalnız İshak Sükutî Bey değil, diğer Türk gençleri de Abdülhamid’in kendilerine oynamak istediği oyunları anlayamıyorlardı. Onların hepsi, çıkardıkları gazetelerin muvakkat bir zaman için lisanını değiştirecek olurlarsa, Abdülhamid’in de zindanlarda inleyen biçare gençleri serbest bırakıvereceğini zannediyorlardı. Hiç o kadar kökleşmiş olan bir istibdat idaresi öyle kolay kolay dizginleri elden bırakır mıydı? Abdülhamid araya koyduğu adamlar vasıtasile Genç Türkleri oyalamağa ve velev muvakkat bir zaman için olsun susturmağa çalışmaktan başka bir şey yapmıyordu. Ne kadar genç bu vaatlere aldanarak memlekete dönüyor ve affolunduğunu zannettiği halde soluğu yine menfalarda alıyordu. Kaç defa Avrupa’da çıkan İttihat ve Terakki gazeteleri tatil ediliyor veyahut onların tepdili lisanına karar veriliyordu da yine, istipdadın şiddeti zerre kadar bile azalmıyordu. Buna rağmen gençler, her ne zaman Abdülhamid tarafından müzakereye memur olan birisi zuhur etse, onunla anlaşmaktan bir fayda hasıl olacağını ümit etmekten kendilerini alamıyorlardı.

Fakat Abdülhamid yalnız Paris, Cenevre ve Mısır’da değil, dünyanın herhangi bir noktasında kendisine aleyhtar olan bir cereyan görse, onun önüne geçmek için derhal her çareye başvurmaktan geri kalmıyordu. Mesela İshak Sükutî Bey’in Veli Bey’le Cenevre’de ve Paris’te “Osmanlı” Gazetesi için yaptığı müzakereler esnasında, Romanya’da çıkan “Sada-yı Millet” Gazetesi de Abdülhamid’in ısrarı üzerine Romanya hükûmeti tarafından cebren tatil ettirilmişti. Gazetenin bir daha intişar edememesi için mürettipleri para ile elde edilerek İstanbul’a gönderilmişti. Çünkü Türkçe bir gazete çıkarmak için en zor iş mürettip bulmaktı Mürettipler olmayınca gazetenin de neşredilmeyeceği aşikardı.

“Sada-yı Millet” Gazetesi tatil edilince muharrirlerden Ebulmukbil Kemal Bey de paraya tamah ederek İstanbul’a dönmüştü. Bu “Sadayı Millet” işinde en ziyade mutazarrır olan zat, Romanya’da doktorluk eden İbrahim Temo Bey’di. Bu işte Temo Bey, İshak Sükutî Bey’in bir mektubunda yazmış olduğu veçhile “yüz lira ziyanla şapa oturmuştu.”

Doktor İshak Sükutî Bey ile beraber Cenevre’de bulunan diğer Genç Türkler bu yazdığımız vakaların cereyan ettiği zamanlarda, 1897 ve 1898 senelerinde, Paris’in mi yoksa Cenevre’nin mi İttihat ve Terakkiye merkez olması lazımgeleceği hakkında da mücadele ediyorlardı. İshak Sükutî ve Doktor Nazım Beyler bu meseleyi mektuplarında sık sık mevzu bahsediyorlardı. İshak Sükutî bu mektuplarından birinde diyordu ki:

“Bizim maziye karışan vukuat üzerine bir yaldız sürmektir. Bu yaldızı görenler, hiç olmazsa bu adamların arasında birbirlerini kıskanmak gibi bir adilik yokmuş diyeceklerdir. Belki bu sayede şimdiye kadar meşgul olanların ve bize yardım edenlerin ümitleri tazelenir de isteyen Cenevre’deki cemiyet’e, isteyen Ahmet Rıza Bey’e muavenet eder. Mamafih Cenevre merkez olursa Ahmet Rıza Bey’in para ahz ve kabzetmemesini istemeyenlerden değilim.

Bir cevap yazın

error: Content is protected !!