Osmanlı’yı Paylaşma Çabaları

Osmanlı’yı Paylaşma Çabaları

Girit hadiseleri en tehlikeli bir devreye girdiği esnada ve büyük devletlerin Osmanlı Devleti’ni fena halde sıkıştırdıkları sıralarda Paris’te bulunan İttihat ve Terakki mensupları Osmanlı Devleti’nin yeni bir taksime uğrama tehlikesine maruz kaldığını anlayarak muhtelif Avrupa devletleri nezdinde Abdülhamid’in meş’um idaresi aleyhine ve Osmanlı Devleti’ni korumak kaygusile teşebbüsler yapmaktan geri kalmıyorlardı. Bu münasebetle 1896 senesi Temmuzunun on dördüncü günü İttihat ve Terakki Cemiyeti namına imzaya selahiyettar olan Meşveret Gazetesi Müdürü Ahmet Rıza Bey’in imzasile “Avrupa kabinelerine ve ecnebi milletlere bir hitapname tebliğ olunmuştu. İttihat ve Terakki Cemiyeti Fransızca olarak tab ettirip bütün Avrupa kabinelerine ve matbuatına dağıttığı hitapnamesinde diyordu ki:

Tanzimat, Hattı hümayun, Vilayetler Kanunu ve “düstur” da münderiç bulunan diğer kanunlar ve nizamlar, münhasıran devlet adamlarının teşebbüsleri neticesi olan mühim ıslahat-ı cami bir gül teşkil eder.

Bu ahitler müsavatı, adaleti kuvvetlerin tefrikini, idari adem-i merkeziyeti, mahalli imtiyazları, hürriyet vicdanı vadediyordu.

1840 ile 1876 seneleri arasında terakki seri olmamakla beraber, hissedilecek kadar ilerliyordu. Dahile ve harice karşı takip olunan mutedilane siyaset sayesinde memlekette hasıl olan sükunet, tesis edilen bir akademi ve muhtelif yüksek mektepler, kabil-i itiraz olmayan bir serbesti, vücuda getirilen mükemmel bir donanma ve ordunun ıslahı bu terakkiye işaret ediyordu. Fakat o devirde Padişah yalnız icra-yı saltanat etmekle kalıyor, Babıâli de icra-yı hükûmet ediyordu.

Türkiye hiçbir devleti tehdit etmiyordu, beynelmilel taahhüdatına karşı hiçbir kusur işlememişti. Böyle olduğu halde onun taksimini kollayan karanlık mahiyetli muahedeler akdolundu. Bu suretle, ortada hiçbir meşru sebep, hiçbir şayan-ı kabul şikayet yokken, Bosna Hersek, Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ İsyanları tahrik edildi.

Çünkü arzu edilen kanlı müdahale sebepleridi. Mithad Paşa tarafından o kadar büyük bir müvaffakıyetle takip olunan idar-i ıslahatın önüne geçmek ve devletin askerlikçe kuvvetlenmesine mani olmak behemehal elzem addediliyordu.

Bu hadiseler üzerine tesis olunan Kanunu Esasi, Padişah’ın istibdadını hukuken tahdit ediyordu. Bu Kanunu Esasi kanunların tanzimine milleti iştirak ettiriyor; mutedil fakat kafi derecede bir hürriyet-i matbuat bahşediyor, millet vekillerine nazırları denilmek ve bütçeyi münakaşa etmek hakkını veriyordu.

Fakat, itidal ve vekar ile hareket eden ve devam ettiği iki sene zarfında bir çok hizmetler gören Osmanlı Parlamentosu’nun faaliyeti birden bire kesildi. Çünkü onun mevcudiyeti devletin ihyasına fevkalade nafi olabileceğinden, ne harici düşmanların işine geliyor, ne de istibdat meyillerine set çektiğinden dolayı Padişah’ın hoşuna gidiyordu. Abdülhamid kendi ihtiyarile kabul ettiği meşruti idareyi bir anda yok etti.

Avrupa’nın Sırplara layık gördüğü ve Rusya’nın Bulgarlara bahşetmek istediği Kanunu Esasi’ye Türkleri layık olmadığı hakkında Avrupa’da bir kanaat husule geldi.

O Avrupa neden hükûmet işlerini Babıâli’ye bıraktırmağa, bir nevi mes’ul birkabine tesisine, tanzimata ve mevcut kanunlara Padişah’ı riayete mecbur etmiyor?

Islahat her tarafta lazımdır, fakat Avrupa şimdiki siyasetinde sebat ettikçe ve Padişah’ın istipdadına el sürülmedikçe bu ıslahatı yapmak mümkün olamayacaktır.

Avrupa, Paris Muahedesi’ne rağmen 1877-1878 Muharebesi’ne müsaade etti. Halbuki evvel ve ahir birçok vaziyetler karşısında yaptığı gibi müşterek arzusunu Padişah’a zorla kabul ettirerek sulh-ü idameye muvaffak olabilirdi. Türk devletinin tamamiyet-i mülkiyesini temin eden Avrupa, ona muhtelif sebepler tahtında tecavüzden çekinmedi, o yalnız Hristiyanlarla alakadar oluyor gibi göründü; memleketin hukukunu kaç defa ayakları altında çiğnedi; Abdülhamid’in istipdadına karşı müsamaha göstererek milli vekarı tahkır etti.

Bu siyaset, karşılığı büsbütün artırdı, dini ve ırkı ihtirasları zehirledi, hükûmeti zayıf düşürdü ve nihayet o siyaset ne Rumların ne Ermenilerin, ne Protestanların, ne de Katoliklerin işine yaradır.

Bugün her tarafta kandan ve harabiyetten başka bir şey görülmüyor. Vatanperverliğimiz, beşeriyetin ulvi menfaati ve hakkaniyet, kabinelere ve efkar-ı umumiyeye aşağıdaki maddelere inhisar ettirilen programımızı arzetmek suretile memleketimizi kurtarmağa çalışmak için bize yeni bir teşebbüste bulunmağı emrediyor, şöyle ki:

1- Devletin tamamiyet-i mülkiyesinin muhafazası ve kabil-i inkısam olmadığı,

2- Osmanlı hanedanının muhafazası,

3- Gülhane Hattı Humayunu’nun ve Meşrutiyet’in tamamile tatbiki,

4- Diğer bilcümle kanunların ve nizamatın tatbiki,

5- Muahedelere, itilafnamelere, fermanlara ve imtiyazlara riayet edilmesi.

Bu program, mevki-i tatbika konulacak olursa devletin kuvvetlenmesine yarayacaktır. O program hiçbir ırki ve coğrafi mesele ihdas ettirmeyecektir, hiçbir menfaati ve hakkı bozmayacaktır, hiçbir ırkın, milliyetin ve dinin meşru bir itirazına sebebiyet vermeyecektir, çünkü bilatefrik hem müslime, hem de gayri müslime müsavat ve adalet verecektir ve kanunların Heyet-i umumiyeti gibi kuvvetli bir esasa istinat eyleyecektir.

Kolu, budu kesilmiş, fakirleşmiş, maddeten ve manen bozulmuş ve dahili ve harici tasallutlara maruz bırakılmış olan bir Türkiye’nin sebebiyet vereceği hallerden korkulmak lazımgelir. Onun için Türkiye ecnebi milletlerden tarahhum talep ediyor, çünkü Türklerin de bütün diğer milletler gibi yaşamağa hakları vardır. Türkiye, dünyanın her tarafında meçhul bir memleket olarak yaşadığı zamandan beri dini müsamahaya karşı yaptığı hizmetleri hatırlatmakla iftihar ediyor, bazı büyük devletlerin müthiş tehditlerine rağmen bütün memleketlerden kaçan siyasi mülteciler için 1830 senesinden beri sarsılmaz bir melce olduğundan dolayı da bir gurur duyuyor…

Paris 14 Temmuz 1896

Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti namına Ahmet Rıza, Meşveret Gazetesi müdürü Paris, 48 Monge Sokağı.

Bir cevap yazın

error: Content is protected !!