Refik Nevzat Bey’in Paris’e Gönderdiği Mektup

Refik Nevzat Bey’in Paris’e Gönderdiği Mektup

Paris’teki İttihat ve Terakki evrakı arasında en eskilerinden birisi 1895 senesinde Refik Nevzat Bey’in Paris’te bulunduğu sıralarda Şefkati Bey tarafından çıkarılan, “İstikbal” gazetesine gönderdiği mektuptur. Bu mektup Abdülhamid’in zulmüne ve istipdadına karşı memlekette ilk defa bir mevcudiyet gösteren ve Tıbbiye mektebinde İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni kuran Tıp talebesinin istikbaldeki vatani vazifelerinden bahsetmektedir. Bu mektubu da kıymetine binaen, zamanımızın üslubuna göre bazı yerlerini değiştirerek aşağıda neşrediyoruz:

“Bütün hissiyatımı topladım, şu mektubu kaleme aldım. Vizdanımdan doğan hislerimi diğer vatandaşlarıma bildirmek için gazetenizi vasıta edinmek istedim. Bu mektubumda yalnız tıp talebesinden bahsetmek isterim. Tıbbiye Mektebi Devletialiye’de beşeri fikirlerin terakki menbaıdır denilse ezadır. Bu mektepten yetişen talebe hükûmetin gavamızına, deletin esrarına, milletin şahsiyetine, Padişah’ın zatına vükuf peyda etmeden çıkamaz. Tıp talebesinin mesleği doktorluk olduğu için siyaset nabzına el uzatmamaları iktiza eder; halbuki millet hasta olursa, nabzını kimin eline verecek; tabiidir ki doktorların! O halde o politika ve fen yatağı olan Darülfünun’da hayatını çürüten bir talebe bir gün milletin nabzını eline alacağını memul eder. Lakin hakkile hizmet edebilmek için de muktedir bir doktor olmak lazımdır. Çünkü hasta olan millettir.

O fen ocağının semere-i hayatı olan; bir vücut aleme, vükela Heyet-inin teşekkülüne, devlet hazinesine, beytülmale dair dimağında küçük bir fikir hasıl eder, o fikir günden güne artar. Hürriyetin manasını istibdat kelimesile mükayese eder. Esaret kisvesini atmağa hükûmetin seyyiatını, Padişah’ın kötülüklerini, millet erkanının irtikaplarını, memurların hodbinane fikirlerini kaplamış olan kesif örtüyü ortadan kaldırmağa vasıta olmak ister. Hakikati söylediği için ya nefi olunur, ya edemabadı fenaya atılır. Kemiklerinin her bir hücresine bakılsa ihtarının ülviyeti, vicdanının safiyeti, kalbinin sükuneti ve dimağının hücreleri muayene edilse, ulviyet-i tab ve hürriyet-i efkar sahibi olduğu ve her bir zerrei dimağiyesinin “hamiyet” kelimesinden ibaret bulduğu göze çarpar.

Sultan Hamid, bugün hepimizi halim koyunlar gibi istediği yere sürmek istiyor. Zavallı Türkler! Acaba daha ne vakte kadar uyuyacağız! Biz böyle giderse, bütün Avrupa’dan başka kıptıler bile bize gülerler. Türkiye’yi şimdi Ermeni vakası işgal ediyor. Yarın da kıptıler kendilerine Padişah nasbına kalkışacaklar. Yahudiler tabiidir ki memleketteki dahili ihtilalden istifade ederek kendilerine bir vatan edinirler. Ne olursa hep zavallı Türklere olacak! Sebep? Hep milletin canisi olan reisi hükûmette değil mi? Haris gözlerini devletin hazinesine dikmiş, yırtıcı ellerini beytülmale uzatmak istiyor. Vatana iyilik etmek, Padişah’a hiyanet ve onun canına kasdetmek demek olduğundan akla, fikre gelmeyerek demaati irtikaptan çekinmiyor! O katil, millet maktul! Daha biz gözümüzün önüne çekmiş olan sihirbaz perdesini ne vakit kaldırmağa gayret edeceğiz? Eğer devlet erkanı Padişah’ın amaline hizmet etmemiş olsa idi, Türkiye bugünkü felaketli hale gelmez, Türkiye’nin      daraban-ı kabiliyesi bu kadar zayıf düşmezdi! Türkiye’nin başına bunca felaketi getirmeğe sebep olan şey, deni ümeramızın seyyie-i ahvali değil midir?

Sultan Hamid meclis-i Mebusan’ı niçin kapattı? Farzedelim ki kendi entrikalarına müvafık gelmiyordu. Ya ümera ve erkanı millet niçin kabul ettiler? Niçin Padişah’ın zati heveslerine boyun eğdiler? Bunlar gözönünde dururken nasıl olur ki yeni yetişen bu Osmanlı gençlerinin kalplerinde Sultan Hamid’e ve ümerasına karşı muhabbet hasıl olabilir? Bir defa insaf ile düşünülsün. İçlerinde hangisi umumi menfaati şahsi menfaatine feda edebilir? İşte Sultan Hamid gözümüzün önünde müeccem bir nümune! Bütün erkanını kendisine alet ediyor!

Nasıl olur da vicdan sahibi olan bu gençler tabasbus denaetini irtikap ederler? İrtikap etmedikleri için değil midir ki Paris’e firar ediyorlar? Maksat askerlikten firar değil. Padişah’ın istipdadından ve zulmünden canlarını kurtarmaktır. Bu hamiyetli gençler öteki vatandaşlarımıza nümune-i imtisal oldular. Vatan gençlerine yeni çığır açtılar ki bu çığır şimdi Abdülhamid’i epeyce düşündürüyor. Sultan Hamid aldığı tedbirler sayesinde mekteplilerin bu firarına; sert çıkmak istedi fakat çok şükür muvaffak olamadı. Acaba Abdülhamid yeni yetişen bu gençlerden niçin bu kadar korkuyor? Onlar vatanın ıslah-ı ahvali ve Padişah’ın efkar-ı istibdatkaranesini değiştirmesi için her türlü fedakarlıkları göze aldırdılar.

Padişah’ın yaşı arttıkça dimağı da yumuşuyor, ihtiyarladıkça evhamı artıyor aklı azalıyor. Sultan Murad’ın elinden mecnun diye tacını aldılar. Sultan Hamid’e verdiler. Şimdi ise Sultan Hamid şimdiye kadar Osmanlı Padişahlarına rahmet okutuyor. Sultan Hamid’in, Yıldızı (Sarayı’nı) hükûmet içinde hükûmet haline getirmesi selamet-i umumiyeyi meş’um bir buhran içine atıyor. Sultan Hamid harici taarruzlardan korunmak için vücudu şahanelerini saklayacak bir köşe aradıkça, dışarıda fikir ihtilafı artıyor. Sultan Hamid ise bu fikir ihtilaflarını etrafına topladıı bir takım deni hafiyeler vasıtasile kendi eliyle esrar içinde boğmağa çalışıyor.

Fakat o kuvvet günden güne artıyor. Padişah bu kuvvetin zaman ile arta arta nihayet umumi bir selamet cemiyeti dünyasına yürüneceğini anladıkça, yeni yetişen gençlerin dimağı neşvünemalarını mahvetmeğe, ağızlarına kemet ve ellerine köstek vurmağa çalışıyor.

Sultan Hamid’e hala “Zillullahi Alem” diye mi bakacağız? Üzerinden layuhtiliği ne vakit atmağa gayret edeceğiz? O da bizim gibi bir insan değil mi? Acaba Sultan Hamid geçen her günkü hayatına bir defa dönüp de bakmıyor mu? Vatanın ıslahı ve harekatı şahanelerini değiştirmesi için yazılan bunca evrakın cahili mi kalıyor?

Ey Sultan Hamid bu inadında devam et o kuvvette günden güne artsın. Bakalım galebe kimde kalır!

Refik Nevzat Bey, bu mektubu İstikbal Gazetesi’ne gönderdiği zaman Abdulhamid on dokuz seneden beri meş’u istipdadile Türk milletini ezmeğe devam ediyordu. Büyümesi ümit olunan kuvvetin o istipdadı yıkabilmesi için demek ki aradan daha on üç sene geçmek lazım geliyormuş!

Mektup sahibi Refik Nevzat Bey’in bilahare Maarif Nazırı olan Emrullah Efendi ile beraber Avrupa’ya kaçtığını mukaddememizde yazmıştık. Refik Nevzat Bey, Avrupa’ya gitmeden evvel İzmir’de Ahenk Gazetesi’ni çıkarıyordu. Oradan Cenevre’ye kaçmıştı. Bir müddet Cenevre’de Emrullah Efendi ile beraber Abdulhamid’e karşı neşriyatla meşgul olmuş ve oradan Paris’e gitmişti. Avrupa’da iken Abdülhamid tarafından affedilmesi üzerine Emrullah Efendi ile beraber memleketine avdet etmişti.

Bir cevap yazın

error: Content is protected !!